Ajda Pekkan Ev Kadını Olsaydı!

Ajda Pekkan Ev Kadını Olsaydı!
Klasik soru-cevap olsun istemedim. Baştan sona o gün ne yaşadıysak, ne konuştuysak, o an ne dinlediysek/yediysek /içtiysek hepsinden bahsedeyim istedim. Tüm ayrıntılarıyla, hiçbir şeyi sakınmadan... Ve işte Ajda Pekkan...

En bayramlık haliyle, bu çekim gereği şık bir “ev kadını” olarak karşınızda. Moda, politika, memleket meseleleri ve tabii müzik dünyasına ait en güncel düşünceleri ise en “Ajda dili” cümlelerle aşağıdaki yazıda...

Kucağımda 70'li yıllardan kalma, Çukurcuma'dan alınmış, cart sarı ama alabildiğine zarif bir elektrik süpürgesi. 
Tıngır mıngır Arnavutköy sırtlarına doğru tırmanıyorum taksiyle. 
Arka koltukta fotoğrafçı arkadaşım Sedat Doğan... 
Tek konuştuğumuz şey Ajda...
Şöyle çekeriz böyle yaparız diye vır vır konuşuyoruz. Günler öncesinden konuştuğumuz “ev kadını Ajda”yı fotoğraflayacağız.
Bulaşık yıkarken, havuç rendelerken ve de yerleri süpürürken...
Kucağımdaki cart sarı renkteki süpürgeyi buralara kadar şefkatle taşımam bu sebepten yani...

BURASI ADETA KOCA BİR MAĞAZA!

Ve Ajda'nın evindeyiz... Daha doğrusu evlerinden birinde. 
Çünkü bulunduğumuz apartmanın son katındaki karşılıklı iki dairede birden oturuyor Ajda. 
Kendisi diğer dairede, hazırlanıyor. Biz öteki dairede bekliyoruz!
Ve sitenin orta yerindeki koca havuza takılıyor gözümüz Sedat'la.
Bu havuzda mutlaka çekim yapmalıyız! 
Hatta ve hatta vintage süpürgemizle çekimi orada yapalım istiyorum. 
Nedense boş/ıssız havuzlar ilgi çekici geliyor bana.
Kalabalık ve içine girilen havuzlar ise olağan/sıkıcı... Bu konudaki ruh halimi herhalde en iyi François Ozon'un “Havuz” filmi anlatır.
Ben havuz üzerine böyle güzellemelere dalmışken iç tünellerimde, Ajda'nın tüm işlerini koordine eden Etel Sason tasarımcı ikizleri Vanessa ve Raisa ile beraber yanıma geliyor.
İkizlerle beraber Ajda'nın giyim odasına gidiyoruz.
Hangi kıyafetleri giyecek Ajda, ona bakacağız.
Ama girdiğimiz yere sadece giyim odası demek haksızlık olur.
Burası basbayağı bir mağaza gibi! Evin neredeyse yarısını kaplamış.
Kıyafetler, türlü türlü aksesuvarlar, yüzlerce ayakkabı...
Vanessa ve Raisa şahaneler; nasıl bir şey istediğimizi şıp diye anlıyor ve anında ona uygun kıyafet kombine ediyorlar.
Biz tam kıyafet seçimini tamamlamışken yan dairede hazırlanmakta olan Ajda, “mağazasına” ansızın girip hepimize enerjik bir “Helloo!” çekiyor.
Üzerinde beyaz bornozu, makyajı bitmiş, giyinmeye hazır...

HİÇ BULAŞIK YIKADINIZ MI AJDA?

Sonunda çekim başlıyor. Önce havuz kenarını süpürüyor Ajda!
Sonra eve çıkıyor ve ona ev işleri yaptırıyoruz. Bulaşık yıkıyor, havuç rendeliyor. Bulaşık yıkarken beni de sağ olsun köpükler içinde bırakıyor!
Kısacası bayağı eğleniyoruz; Ajda'nın sıfır kaprissiz, rahat, doğal ve dinamik tavrına da hayran oluyoruz tabii.
Çekim sonrası “Hiç bulaşık yıkadınız mı?” diye soruyorum Ajda'ya.
“Elbette” diyor, “Yıkamaz mıyım? Yurtdışında yalnız yaşadığım dönemde çok yıkadım. Ama en sevmediğim şeydir”.
Peki elektrik süpürgesiyle yerleri süpürmek filan?
“Yok hayır, onu yapmadım. İş başa düşünce okey, yaparsın tabii. Ama ben daha çok hayatın yerlerini süpürdüm!”

“HERKESİN YAŞAMI ÇOK POPÜLİST”

Çekim biter bitmez Nur Yerlitaş geliyor eve.
Doğal neşe kaynağı Nur'un akabinde de -bir tatlı tesadüf mü acaba?- Venge'den sipariş edilmiş dönerli, tavuk şişli, çiğ köfteli ortaya karışık yemek...
Ajda, “Ben almayayım” diyor, “Masanın başına oturursam çok yiyorum”.
Hemen iPhone'unu hoparlöre bağlıyor. Application Store'dan indirdiği Sky programından bir radyo kanalı seçiyor.
Ortam bir anda caz, bossa nova ritimleriyle dolup taşıyor.
“Bu Sky'ı mutlaka indirmelisin” diyor Ajda, “Amerika'daki tüm radyo kanallarını buradan dinleyebiliyorsun, şahane bir şey!”
O sırada Nur, diğer dairede yerli dizi izlemeye çekiliyor ve biz yemek sonrası içtiğimiz bol buzlu Sarafin Chardonnay eşliğinde sıkı bir sohbete başlıyoruz.
“Sizce şimdilerde insanlar nasıl yaşıyorlar?” diye soruyorum Ajda Pekkan'a. Gözlemlerini merak ediyorum...
“Bence herkesin yaşamı çok popülist. Davranışlar da öyle. Herkes birbirini örnek alıyor. Hep bir klişe söz konusu.
Kim ne yapıyorsa, diğeri de peşinden aynısını yapıyor.
Bir de insanların kendi ruh dünyasında algıladığıyla yaşadığı şey çok farklı oluyor. Algıladığı gibi yaşayan çok az...
Onlar da ruhani olarak başka şeyler tercih etmişler ve çoğu metropollerde yaşamıyor. Daha dingin, daha asude bir hayatı tercih ediyorlar.”

“BODRUM'DA HAYATTA YAŞAMAM!”

“Peki siz” diyorum, “Metropol dışında nerede yaşardınız? Mesela Bodrum olabilir mi?”
Ajda'nın yanıtı net: “Bodrum mu? Asla! Üste para bile verseler yaşamak istemediğim bir yer.”
Devam ediyor: “Aslında bakınıyorum böyle bir yer. Ama dadanılmış yerlere gitmek istemiyorum. Az bilinen, keşfedilmemiş, az insanın yaşadığı ve o yaşayanların da çok engin düşüncelere/değerlere sahip olduğu bir yer olsa...
Sade ve silik... Mümkünse sepya gibi bir yer. Sürtone'larda yaşamak istiyorum.”
Hemen parantez açıyorum burada.
Gerçekten Ajda dili denen bir şey var. Böyle konuşmasına şahsen bayılıyorum. Hiç yadırgamıyor ve orijinal buluyorum.
Peki “sürtone'larda yaşamak” ne demek kuzum? Sürtone, bir müzik kavramı.
Sesin olması gerektiğinden daha tiz olma halini anlatıyor. Karşılığı bu.
“Sürtone'larda yaşamak”, olması gerekenden daha farklı bir halde yaşamak olabilir mi? Mesela...
Diyor ve parantezi kapatıyorum.

“BUNU YAPANLAR EVRENDEKİ PATOLOJİK CASE'LER””

“Sade ve silik” dedi ya Ajda Pekkan, asıl buna takılıyorum.
Ajda'lık mı bunlar gerçekten?
“Evet” diyor Ajda. “Ben yalın düşünen bir insanım. Her zaman sade tercihlerim oldu. Kaçmak dedik ya, şu anda kaçtığım tek yer evim. Bu evden sonra bahçeli bir eve yeniden taşınacak olmamın nedeni de bu...
Ah bahçe demişken... İnsanlar beni tek başıma hayvanlarla yaşıyor zannediyor. Oysa sadece hayvanlar yok etrafımda.”
Hayvanlar sohbete dahil olmuşken İzmir'de öldürülen kediyi hatırlamamak imkansız. Ajda'ya bu tür olaylar hakkında ne düşündüğünü soruyorum:
“Kötü hissediyorum bunları okuyunca. Bunu yapan insanlar hastalıklı, evrendeki patolojik case'ler! Allah tabii ki onlara acısın diyorum.”

KUTUPLAŞMA HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?

O sırada Ajda Hanım'ın yardımcısı Naziye Hanım beyaz şarabımı tazeliyor. Sky'dan çalan radyodaki ritimlere kulak kesiliyorum, sanki tanıdık.
Yoksa şu çalan Sergio Mendes mi?
Ortam dingin ve her şey ne kadar şahane olursa olsun, söz dönüp dolaşıp “memleket ahvali”ne de geliyor tabii.
“Kutuplaşma”yı soruyorum Ajda Pekkan'a. Yüzde 42'yi, yüzde 58'i...
İki farklı, giderek ayrışan tarafın oluşmasını...
“Nasıl görüyorsunuz memleketin büyük resmini?”
Ajda gayet samimi, yanıtlıyor: “Büyük resim yerine şöyle düşünelim. İnsanların kendi resimleri vardır ve esas resim insanların kendilerinden oluşur. Hepimizin kendi çifte standartları bu hale getirdi toplumu.
İlk şöhret olduğum yıllardan bugüne dek bakarsak; o zaman kolajında, o zaman yelpazesinde, tüm iktidarları ve o süreçleri tahlil edince şu sonuca varmak mümkün: Türkiye her türlü süreçten geçmesi gereken bir ülke.
Doğruyu bulabilmesi ve ileriyi görmesi için...
Kutuplaşmalar eskiden de vardı. Adı değişiyor sadece...
Herkesin kendi kafasında birtakım teorileri ve farklılıkları olacak.
Ne yapmak istiyorlarsa yapacaklar. Sonunda Türkiye kendi gerçeğine bu şekilde kavuşacak. Bu da ne çok konuşmakla ne de tenkit etmekle olmuyor.
Bir de o kadar basit değil bu ülkenin bir anda geriye gitmesi.”

“SEZEN'E AŞIRI TEPKİ GÖSTERİLDİ”

Memleket meselesine daldık çıkamıyoruz derken son olarak Sezen Aksu'yu hatırlatıyorum.
“Evet” oyu vereceğini açıkladığı için Aksu'nun aşırı tepki almasını nasıl yorumluyordu Ajda Pekkan?
“Herkes kendi fikrini rahat rahat söylemeli. Sezen öyle söylemiş olabilir, bir başkası böyle. Hepimiz bu ülkenin insanlarıyız, sanatçılarıyız, bireyleriyiz.
Ben çok aşırı buldum o tepkileri, 'şarkılarını bir daha dinlemem' diyenleri...”

GÖBEK FASLI!

Ve Nur Yerlitaş salona giriyor... Meğer izlediği dizi bitmiş.
Bu arada Ajda da dizi izliyormuş. “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisini çok seviyormuş.
Ama onun dışında fazla televizyon izlemiyormuş. Gazeteleri de hep gece okuyormuş.
Sıra müziğe geliyor. Şubatta çıkacak yeni albümden şarkıları dinliyoruz arka arkaya. Şarkıların çalınmasıyla beraber ortam değişiyor. Ajda kalkıp dans etmeye başlıyor, zıp zıp zıplıyor. Eh tabii Nur ve ben de!
Önce Sinan Akçıl'ın “Arada Sırada”sını dinliyoruz. Sonra “Özetle”, ardından Tarkan'la düet yapılacak olan şarkıyı: “Yakar Geçerim”.
Tam böyle oynak ritimlerle coşmuşken, müzik dünyası üzerine de coşuyor Ajda Pekkan.
Bunca yılın deneyimiyle şikayet ediyor, tespitlerini sıralıyor:
“Çok talihsiz bir dönem yaşıyor müzik. Bir kere konser salonumuz çok az.
Lütfi Kırdar ve Haliç dışında kışın konser verecek salon yok. Oralar da sıcak bir atmosfere sahip değil. Mesela bir Şan Tiyatrosu hâlâ neden yapılanamadı, anlamakta güçlük çekiyorum. Ya da AKM neden devreye girmiyor?
Kaldı ki insanların müzikte emeklerinin boşa gittiği bir dönem yaşıyoruz.
Şarkılar internetten indiriliyor, yapımcı kazanamıyor, dolayısıyla şarkıcı da... İtibarsız bir dönem yaşıyoruz.
Görüyorum, birçok genç müzisyen kendi paralarıyla yapıyor her şeyi.
Oysa star olmak başka bir kavram.
Bu işi yaptığın zaman karşılığını görmen lazım. En azından bunun keyfini yaşamalısın. Yoksa sırf ben şarkı söyleyeceğim diye müzik yapmak vakit kaybı. Başka işler yapar daha çok para kazanırsın.”

“İNSAN NERESİNE GÜVENİYORSA AÇMALI!”

Sadece albüm değil, Ajda Pekkan şubatta modaya da nihayet el atıyor.
“Nihayet”, çünkü epeydir kendi çizdiği modelleri insanlara ulaştırmak istiyordu. Şimdi doğru insanları, ekibi bulmuş.
“Koleksiyon tamamen benim tarzımı yansıtacak. Ve herkese hitap edecek.
Genç kız da giyebilecek yaptıklarımı benim yaşımdaki bir kadın da...
Çünkü absürt şeyler yapmıyorum hiçbir zaman. Uçmuyorum.
Sahne başka tabii. Orada şov amaçlı giyiniyorsun”.
“Peki ya mini?” diyorum. Sahnede şov amaçlı giyilen minileri gerçek hayatta giyiyor mu?
“Valla insan neresine güveniyorsa açmalı. Rahat olmalı. Bir de insanın hayatta bir duruşu vardır. Bir ifadesi. Yerine/duruma/yaptığın şeye göre giyinmen en doğrusu bence.”

GECE HAYATI GEZMELERİ...

Türkçe pop sonrası tekrar Sky'ı açıyoruz, yine caz nağmeleri yükseliyor salonda.
“2012 hakkındaki teoriler üzerine ne düşünüyorsunuz?” diye soruyorum.
“Ben kendi teorilerimle yaşıyorum” diye yine tam Ajda'lık bir yanıt geliyor.
“En büyük teori insanın kendisi. Ben bir tek izafiyet teorisine, Darwin'e ve antropolojiye inanıyorum. Diğerlerine daha yüzeysel bakıyorum.
Zaten onları çok büyütürsek kafamızda, işlerimizi de tam yapamayız.
Ben savrulmak istemiyorum. Çok savrulduğum zamanlar oldu hayatımda.
Artık istemiyorum.”
Felsefe, politika, müzik, moda, inançlar; baktım tam mevzular arası trekking yapmışız. Ama bir şey eksik. O da gece hayatı.
Ajda Pekkan gece dışarı çıkmayı da seviyor çünkü.
Aslında durup durup bir anda çıkıyor dışarı. Ve hiç ummadığımız, “Ajda Pekkan buraya hayatta gitmez” diye düşündüğümüz yerlere arka arkaya girip çıkabiliyor.
Geçen gece çıktığında mesela Beyoğlu'ndaki meşhur Türkçe pop mekanı 45'lik'e gitmiş.
Birkaç benzer mekandan daha bahsediyorum Ajda'ya, “Birlikte gitsek ya?” diyor.
“Hay hay” diyorum ve anlatıyor:
“Evet, ya kabuğuma çekiliyorum ya da bir anda sokağa çıkıp çok eğleniyorum. Yayından fırlamış ok gibi oluyorum o gecelerde. Çocuksu bir hâl geliyor üzerime, star Ajda gidiyor. Ayrıca sokağın nabzını da tutmuş oluyorum. İnsanlar neyle eğleniyorlar, ne konuşuyorlar, ne yapıyorlar...
Ama insanlara daha kaliteli şeyler verilmeli gece hayatında. Bir yerlerde tatminsizliğim var gece hayatıyla ilgili.
İstediğim gibi dans edememekten kaynaklı belki.
Ajda Pekkan'lığın getirdiği o ağırlık illa ki devreye girdiğinden belki...”
“Beyrut'a gidelim Ajda Hanım” diyorum, “Herkes oraya gitmeye başladı, yeni moda orası. Ben birkaç kere gittim, insanlar gerçekten kasmadan eğleniyorlar”.
“Tamam” diyor Ajda, “Hangi mevsim gitmek gerek?”
“Nisan, mayıs güzel olur” diyorum ve okeyleşiyoruz...

UNISEX BAKMAK LAZIM

“Hayata salt kadın salt erkek gibi bakmamak lazım. Bence biraz daha unisex bakmak lazım. Bunu da cinsiyet anlamında söylemiyorum. Beyin anlamında söylüyorum. Hem erkekleri daha iyi anlamak hem de insan olmak açısından. Çünkü hepimiz eksik ve yanlış yetiştiriliyoruz. Kadın ve erkek olarak çok ayrıştırılıyoruz.”

TWITTER'DAKİ ATIŞMALARI SEVMİYORUM

“Twitter'da varım ama aktif değilim. Ben daha bir şey söylemeden o kadar çok feedback geliyor ki... Herkesin güzel ya da imalı sözlerine yanıt vermem çok zor. Bir de o atışmaları sevmiyorum. O yüzden sessiz kalmayı tercih ediyorum. Bu anlamda neden Twitter'da olduğumu da bilmiyorum. Ama şunu kabul edeyim, çok güzel bir beyin fırtınası oluyor.”

KADINCA İTİŞMİYORUM...

“Bir arkadaşım söyledi, benim bir tasavvuf kadını olduğumu. Ama bunun çok derinine inmedim... Hayata anlayışlı, sanki bu hayatı 10 kere yaşamış gibi, başka bir zaviyeden bakıyorum. Kadınca itişmiyorum, kadınca çelişmiyorum. Daha insanca bakıyorum. Böyle bakınca daha bilge, daha makro düzeyden olayları algılıyorsun. Sabırlı, itinalı ve hesapçı oluyorsun. Atlamıyorsun hemen. Bence tekamül bu demek. Bütün bunların faturasını ödedikten sonra zaten bu yapıda oluyorsun. Ve bir karma oluşuyor senin için. Ben o karmaya çok inanıyorum.”

BURADA OLSALAR GAGALANIRLARDI!

Amy Winehouse'u ve Lady Gaga'yı çok beğeniyorum. İyiler ve çok marjinaller. Dünya standartlarına göre sanatçılar. Burada olsalar, herhalde gagalanırlardı! Madonna konserine ise gitmedim, bana çok elektronik geliyor.

METALLICA KONSERİNE GİTMEK İSTERDİM

Konser izlemeye bayılıyorum. Tina Turner konserine gitmiş ve bayılmıştım. Yazın Seal'ın konserini kaçırdım. Tony Bennett'a ise gittim. Metallica'ya gitmek isterdim ama yalnız başıma gitmek istemedim. Bir dahaki sefere haber ver beraber gidelim. Çünkü benim kalabalık paniğim var. U2'ya da gidemedim. Son dakikada trafik çok dediler. Oysa çok merak ediyordum.

Röportaj: Onur BAŞTÜRK


 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com