Başbuğ'a Şok Bir 'Güle Güle'!

Başbuğ'a Şok Bir 'Güle Güle'!
Samanyoluhaber.com yazarı Önder Aytaç'tan çok farklı 'İlker Başbuğ' vedası..


İLKER BAŞBUĞ LİDER BİR İLK-ER Mİ? İLKESİZ BİR ER Mİ?



GİRİŞ



Ülke Türkiye, makaleye konu olacak kişi de Genel Kurmay Başkanı olunca, sanırım yüz binlerce sayfalık doküman ve yazılı metini kolaylıkla internet üzerinden bulabiliriz. Bir değerlendirmeye göre; 'güvenlik konuları yalnızca askerlere bırakılmayacak kadar önemli işlerdir' anlatımı, diğer tarafta da, her konuda zırt-pırt düşüncesini ifade etmesi normal karşılanan TSK başkan(lar)ı… İşte bu ikilem içinde, biz de İlker Başbuğ'u ve yaptıklarını / yapmak istediklerini / yapamadıklarını, emekli olurken irdeleyelim istedik. Daha önceden de 'Demokrasiye Tezkere' başlığıyla Yaşar Büyükanıt hakkında kitap yazmış birisi olarak, İlker Başbuğ konusunda da tarihe bir not düşme / bir çentik atma çalışmasını, biz de yapalım istedik.



KENDİ GÖRÜŞÜ MÜ RESMİ GÖRÜŞÜ MÜ? VE BİR FIKRA



Öncelikle söylemeliyiz ki; Genelkurmayın resmi web sitesi, Türk Silahlı Kuvvetlerine ait siteler (TSK), ona ait vakıfların web adresleri ve tabloid gazetelerin magazin sayfalarında karşılaştığımız İlker Başbuğ tiplemesi, bizim burada irdeleyerek çıkardığımız kişilikten ayrı bir özellik gösterebilir. Çünkü doğuda yaşayanların çok iyi bildiği ve uyguladığı şekliyle; Hanefi Avcı'nın anlatımıyla; 'insanların bir kendi görüşü, bir de resmi görüşleri söz konusudur. Kendisine zarar geleceğine inandığı durumlarda, resmi ideolojiye uygun söylemini kullanırken, aile meclislerinde ve kendini güvende hissettiği zamanlarda ise kendi görüşünü' ifade etmektedir.

Fıkralara bile giren bu söylemin ikircikliği ile ilgili bir anekdotun burada anlatılmasında yarar vardır: Türkiye de devlet memuru olan ve 1997-2001 arasındaki post modern darbe sürecinde ölen bir kişi, melekler tarafından hesaba çekilirken; 'kitabın ne' diye sorulur? Adam; 'Nutuk' diye yanıtlar. 'Rehberin kim?' deyince de 'Atatürk' diye cevap verir. Bu sorular 2-3 kez kendisine sorulmasına rağmen adamın yanıtı hep bu şekilde olmaktadır. Melekler baş meleğe giderek; 'efendim bir kişi var, bir de soruları siz sorar mısnız?' şeklinde gelirler. Baş melek, Türkiye de yaşayan ve devlet memuru olan mevtaya yaklaşır ve; 'sen öldün, birazdan da burada kıldan ince kılıçtan keskin adı sırat olan bir köprüden geçeceksin. Burada 3 yanlış 1 doğruyu götürmüyor. Soruları lütfen yanıtla' diyerek soruları yeniler; 'Kitabın ne?' Adam hemen 'Kuran-ı Kerim azimüşsan' der. 'Rehberin kim?' diye sorduklarında da 'Hazreti Muhammed aleyhüsselati vesselam' yanıtını verir. Baş melek adama; 'a be kardeşim az önce neden farklı yanıtlar veriyordun?' deyince, adam az endişeli ve panikli bir şekilde çevresine bakındıktan sonra; 'Abi ben korktum ve sizi Batı Çalışma Grubundan geldiniz sandım' der.

Siz bu makalenin içerisinde, kurgulanan değil, sanal değil, gerçeğe elden geldiğince yakın ve 'google' üzerinden aranılan / sorulan / bakılan / araştırılan İlker Başbuğ profili ile karşılacaksınız.



BAŞBUĞ HAKKINDA 'HAZRETİ GOOGLE' NE DİYOR?



'Google' da 'İlker Başbuğ' ismini yazarak yaptığımız bir incelemede; önce isim ve soyadını yazdık daha sonra d aboşluk bırakarak 29 harfi tek tek yazarak gelen / araştırılan başlıkları çıkarmış olduk. Böylelikle de İlker Başbuğ ismi ile birlikte 'google'da aranılan / tıklanılan konu başlıklarını çıkarmış oluyoruz. Buna göre;

'İlker Başbuğ A' harfi altında; arena, ağlama duvarı, ağlama duvarında, arena izle, açıklaması, arena programında, ağlama duvarında resmi, anneler günü, arnavut, anneler günü müjdesi, annelere açıklaması, anneler günü hediyesi, askerlik 12 ay, askerlik açıklaması, askerlik süresi, aslen nereli olduğu.

'İlker Başbuğ B' harfi altında; biyografi, biyografisi, babası, bdp, basın açıklaması, büyük klüp, bugünkü konuşması, incelemeleri,

'İlker Başbuğ C' harfi altında; cemal temizöz,

'İlker Başbuğ D' harfi altında; dini, doğum yeri, doğum tarihi, daha sonra kim genelkurmay başkanı olacak değerlendirmeleri,

'İlker Başbuğ E' harfi altında; emekli, ekşi, emekliliği, emeklilik, Ergenekon,

'İlker Başbuğ F' harfi altında; facebook, fenerbahçeliği, fotoğrafları,

'İlker Başbuğ G' harfi altında; görev süresi ne zaman bitecek, görev süresi, görev yerleri, gazze, geliboluda, gediktepe,

'İlker Başbuğ H' harfi altında;hayatı, haberleri, hangi takımlı, haber, hayatı,

'İlker Başbuğ İ' harfi altında; İsrail, israili, İsraile, İsrail açıklaması, İsrail konuşması, istersek israili, İsraili haritadan sileriz, israil yorumu, İsrail açıklama, İsrail için ne dedi, İsraile ne dedi, izle, iletişim,

'İlker Başbuğ K' harfi altında; kimdir, kipa, konuşması, kim, kudüs, korumları, kipalı fotoğrafı, kipası, kızı, kökeni, kaç yaşında, kaçıncı genelkurmay başkanı, kısa dönem askerlik, kippa, kipalı, kitabı, kökeni, konuşması, konuşmaları,

'İlker Başbuğ L' harfi altında lanetliyorum,

'İlker Başbuğ M' harfi altında; mason, mısır, mısır gezisi, mütareke basını, mason mu, maaşı, malatya, malatyada, mavi marmara, mısır, mescidi aksa, memleketi,

'İlker Başbuğ N' harfi altında; nereli, ne zaman emekli olacak, ne dedi, ne zaman göreve geldi

'İlker Başbuğ O' harfi altında; oğlu, oğlu PKKlı, oğlu PKK, oğlu asker, oğlu fotoğraf, oğlu ile ilgili haber, öz geçmiş, öz geçmişi,

'İlker Başbuğ P' harfi altında; profosyenel ordu,

'İlker Başbuğ R' harfi atında; röportaj, röportajı, rütbesi,

'İlker Başbuğ S' harfi altında; son açıklaması video, son konuşması, star tv, ses kaydı, sözleri, son dakika, sözlük, sözün bittiği yer, sabetay, sözün bittiği yerdeyiz, sert konuştu,

'İlker Başbuğ T' harfi altında; türk kanı, tek tip askerlik,

Ç, I, J, Ö, Ş, U, Ü, V, Y ve Z harfleri altında da bir şey yoktur.

İlker Başbuğ isiminin yanında arama motorunda inceleme konusu yapılan kelimelerden hareketle; arena, ağlama duvarı, büyük kulüp, Cemal Temizöz, dini, Ergenekon, Gediktepe, hangi takımlı, İsraili, kippası, lanetliyorum, mason, mütareke basını, nereli, oğlu, kızı, oğlu PKKlı, profosyenel ordu, sözün bittiği yer, Sabetay, sert konuştu, Türk kanı ve tek tip askerlik kelimeleri ile yapılan aramalar akılda kalan ve öne çıkan değerlendirmelerdir.

O zaman; yurttaşın algılaması ve google da araması bağlamındaki İlker Başbuğ profiline bakacak olursak;

1. Arena kelimesi ile Uğur Dündar'ın programına çıkması, ve de medya ile ilişkileri,

2. Ağlama duvarı, dini, mason, İsraili, kippası, nereli, Sabetay kelimeleri ile bu kelimelerde ifade edilen anlatımlara yakınlığı,

3. Büyük Kulüp ile seçkinler birliğine üyeliği,

4. Cemal Temizöz, Ergenekon, Gediktepe, oğlu PKK'lı, anlatımları ile askeriye içindeki aksaklıklar ile irtibatı,

5. Lanetliyorum, mütareke basını, sözün bittiği yer, sert konuştu, Türk kanı kelimeleri ile asabiyeti ve bağırması ki yabancı konuklarının yanında tebessümle medyaya resimler veren Başbuğ, Türkiye'den devlet adamları ile resim çektirirken neredeyse hiç tebessüm etmeyen ve bir karış suratla resim çektiren bir tavır sergilediği genelkurmay'ın web sitesindeki resimlerden de kolaylıkla / ibretle görülebilecektir. Yine işaret parmağını iddialı bir şekilde sallayarak insanları tehdit eder, azarlarcasına yaptığı konuşmalarını destekleyen mimik ve jestlerinin durumu da aklımızda kalan küçük ayrıntılardan bazılarıdır.

6. Oğlu, kızı kelimeleri ile yakın akrabalarının neler yaptıkları,

7. Hangi takımlı kelimesi ile futbolun Anadolu insanı açısından ne kadar önemsendiği,

8. Profesyonel ordu ve tek tip askerlik kelimeleri ile de askerlik konusundaki düşüncelerinin neler olduğu üzerinde araştırmalar söz konusudur.

Belki de bizim burada özetlediğimiz sekiz madde halindeki değerlendirmeler, İlker Başbuğ profilinin çıkartılmasında da anahtar kelimeler olarak algılanmasında da yarar olacaktır.

Yine 'google'da araştırmaya devam ederken;

1. 'İlker Başbuğ' yazdığımızda 658,000,

2. 'Org. İlker Başbuğ'' yazınca 33,100,

3. 'Orgeneral İlker Başbuğ' da 146,000,

4. 'Orgeneral Başbuğ'' yazınca 73,200,

5. 'Org. Başbuğ' da 110,000,

6. 'Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ' da 348,000,

7. 'Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ' da 133,000,

8. 'Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile 783,000,

9. 'Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ' yazılınca 250,000,

10. 'Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ' da 144,000,

11. 'Genelkurmay Başkanı Başbuğ' da 185,00

farklı web sayfasının adreslerine kavuşuldu. Diğer bir anlatımla, gelişmiş batı ülkelerindeki eşiti görevi yapan genelkurmay başkanlarıyla kıyaslandığında / karşılaştırıldığında, neredeyse onların 'google'da yer almalarına göre on kat, yirmi kat daha fazla bulunan bir kişi söz konusudur ki, bu durum bile Türkiye'nin demokrasisinin 'haki' bir renkle kaplı olma(ma)sı konusunda, bize bir beyin jimnastiği yaptırabilecektir.

Yukarıdaki bu değerlendirmelerden sonra acaba 'google' da yer alan İlker Başbuğ profili nasıldır? Hakkında yazılanlar nelerdir? Genelkurmay Başkanlığ sürecinde neler yap(ma)mıştır? Kamuoyunda nasıl bir izlenim bırakmıştır? gibi konulara; 'baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş' söylemini merkez alarak odaklanıyoruz ve makalemize devam ediyoruz.



KEYFİ BİLGİLENDİR(ME)ME YA DA AKREDİTASYON(SUZLUK) GARABETİ



İlker Başbuğ, gazetecilerden soru alma konusunda da ikircikli bir durum sergiledi. Bazen haftalık bilgilendirme toplantılarını yaptırtırken, en çok sorunun sorulacağı ve önemli değerlendirmelerin yapılması gerektiği anlarda da, bilgilendirme toplantılarını hiçbir gerekçe göstermeden süresiz bir şekilde iptal eder..

Bu bağlamda, Kazım Karabekir için düzenlenen özel anma programı sırasında yaptığı korsan bildiri şeklindeki ayaküstü konuşmayla, 'bilgi sızdırmaları soruşturduklarını' ifade eder ve; 'TSK içinde bilgi sızdırmalar kapsamında açılan soruşturma sayısının 61 olduğunu, bunlardan 9'unun yargı aşamasına dönüştüğünü, 3 yıl hapis cezası alan bir subayın uzaklaştırıldığını, şu anda 10 kişinin de bu suçlamalarla ilgili tutuklu olduğunu' söyler. Aslında bu bilgileri sızdıranların araştırılıp bulunması kadar ve hatta ondan daha da fazla önemli olan konu ise, bu bilgilerin doğruluğunun / yanlışlığının bir an önce araştırılıp sonuçlandırılması ve kamuoyu ile paylaşılması değil midir?.. Yine TSK içindeki kişilerin hukuksuz uygulamalarından dolayı neredeyse hiçbir bilgi kamuoyu ile MİT ya da emniyet istihbaratı olayı yakalamadan önce ya da yazıLI ve görsel medyada veya internet sitelerinde haber olmadan önce, asla ama asla TSK'nın içyapısı tarafından acaba neden ortaya çıkarılma(ma)kta ve kamuoyu önceden bilgilendirilerek, TSK'nın göz bebeği konumu pekiştirilme(me)ktedir?

Yine; darbe için kargaşa ortamı yaratmak üzere cami bombalamaların planlandığına ilişkin iddialar konusunda da İlker Başbuğ; 'Nasıl olur da TSK camiyi bombalattırmayı düşünür. Bu vicdansızlıktır' derken, Türkiye'nin kendi savaş uçağını vurmasının planlanması ile ilgili de; 'Bu ordunun tümünü nasıl itham edersiniz. Ordunun da sabrının sınırı var' değerlendirmesinde bulundu. Sanıyorum burada da gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklendiği için, sonradan gelen düğmelerin hepsinin de hatalı düğmelenmesi mi söz konusudur diye düşünülebilir. Camiyi bombalama elbette insafsızlıktır. Ama Prof. Dr. İskender Pala'nın 'İki Darbe Arasında' adlı kitabında yazdığı şekliyle, dini inançlarını yaşadığı için,28 Şubatsürecinden sonra, neredeyse 1800 kadar subayın görevine, yargı kararı olmaksızın, YAŞ kararı ile son verilmesini açıklamak da bir o kadar çelişki olmayacak mıdır?

Subayların başı örtülü olan anneleri, eşleri ve kız kardeşleri ile dinsel nitelikli sakallı babaların, orduevlerine alınma(ma)sı söz konusu mudur? Ya da yalnızca gariban Anadolu insanı Kürt ve Türk çocuklarının pisipisine şehit olduğu olaylardan sonra, onların cenaze törenlerinin dışında, subaylarla, şehitlerin türbanlı annelerini, eşlerini ve sakallı babalarını bir arada görme(me)k hiç olası mıdır?

Yalnızca askeri lojmanlarda oturanların değil, lojmanlardaki yakınlarını ziyarete gelenlerin bile fişlendiği bir durum söz konusu mudur? Binbaşı Kadir Ayhan'ın en galiz sözlerle Allah ve peygambere küfrettiği iddia olunan ses kayıtları internete düşmesine rağmen, hala bu kişi(ler) nasıl orduda görev yapabilmektedir? Hem askeriye içindeki camilerin kapatılması, hem de sivil camilere giden insanların fişlenmesi gibi garabet durumlar bu ülkede yaşan(ma)mış mıdır? gibi bizim örnekleme olarak buraya koyduğumuz ama binleri bulan somut olaylardan kaynaklanan soruların yanıtlarının da kesinlikle bulunması ve yetkililer tarafından Anadolu insanına verilmesi gerekli değil midir?

Darbe söylemleri karşısında; 'Bu olaylar bugün artık geride kaldı. Herkesin kendi payına düşen bölümlerinden gerekli dersi çıkardığını düşünüyoruz. 2010 yılındayız. TSK olarak ülkemizin huzura ve barışa ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Herkesin yürekten inanması gereken husus, demokratik yönetimlerde en önemli husus, iktidarların seçimlerle, demokratik yöntemlerle el değiştirmesidir' diyen İlker Başbuğ, niçin bu anlatımları, Yaşar Büyükanıt'ın söylemleriyle; 'söz de değil öz de' olacak şekilde, hem TSK kurumuna, hem de darbeci olan az sayıdaki paşalara da kabullendirmelidir.

Bizim burada sorduğumuz, irdelediğimiz anlatımlar da, İlker Başbuğ'un, Kazım Karabekir'den alıntılayarak söylediği; 'yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren, sonra münakaşasını istediğin gibi yap' değerlendirmesinden ortaya çıkmaktadır.



AZ BİRAZ CUMHURİYET TARİHİ, KRİPTOLAR VE SİLİK SAVUNMA BAKANLARI



Son yıllarda herkesin tam bir uzlaşma ile Türkiye'nin en temel sorunsalı, Anadolu insanının ve bütün resmi ve özel kurumların üzerindeki polisiye ve militer baskılardır. Az birazcık cumhuriyet tarihi bağlamında konuyu irdelediğimizde, cumhuriyetin ilk yıllarında sivillerin hepsi de asker kökenli oldukları için, kurumsal olarak silahlı güçlerin kullanılmasına gereksinim olmuyordu. Olması gerekeni CHP'nin tek parti sistemi fazlası ile yerine getiriyordu. Bir diğer anlatımla, Menderes hükümetlerine kadar, devletin kılcal damarlarında dolaşan kanın hepsi de Kripto yurttaşların tekelindeydi. Anadolu'da yaşayan Kürt ve Türklerin herhangi bir alanda, herhangi bir etkinliği söz konusu değildi. Menderes hükümetleri sürecinde, toplumu ve devleti kontrol aygıtları bütünüyle TSK'nın bünyesinde toplandı. Genel merkez biçimindeki karargâh oraya kuruldu, demokrasiye müdahaleler, milleti terbiye etmeler de bütünüyle bu silahlı güç üzerinden yapıldı. Bu vesayet sisteminin yetmediği zamanlarda, bürokrasinin diğer önemli payandası olarak yargı da devreye sokuldu.

1946'ya kadar olan dönemi; demokrasisizlik süreci olarak adlandırabiliriz. DP süreci ise milletin iradesiyle devlet yönetimine talip olduğu bir süreçtir. 1960 ile 2000'li yıllar arasını da darbeli / muhtıralı / post-modern darbesel kepazelikli ve demokrasi açlığı çekilen askeri vesayet dönemi olarak ifade edebiliriz. 2000'den sonraki süreci ise, militarizmin ve derin oluşumların sorgulandığı / irdelendiği / mercek altına tutulduğu bir dönem olarak söyleyebiliriz. EğerAKPcesaret ve kararlılıkla yoluna devam edebilirse, 2010'lu yıllar militarizmin yıkıldığı, MİT, TSK, yargı, medya, polis gibi stratejik kurumların kriptolardan arındırıldığı bir dönem olarak tarihte yerini alacaktır.

1960 sonrası dönemde, sivil iktidarlar Savunma Bakanlarını hep askerle uyumlu, kişiliksiz, edilgen, silik, askerlerin dümen suyuna gidecek kimselerden seçti. Bir diğer söylemle, bu süreçteki bütün savunma bakanları, genelkurmay başkanları ve komutanlar karşısında hep 'protokol memuru' gibi bakanlardan seçildi. Savunma Bakanları, kocaman bir bünye içinde hiçbir inisiyatifi olmayan / etkisi bulunmayan sembolik birer adam haline geldi / getirildi.

Bir diğer anlatımla, TSK üzerinde hükümetin pek az, bakanın ise hiçbir insiyatifi olmuyordu. Ordu, hep aynen 'Komutanlar Cumhuriyeti' şeklinde yoluna devam etti. Kendi terfilerini kendileri yaptı. Kendi komuta kademesini kendileri belirledi. Kendi bütçelerini kendileri hazırladı ve kendi bütçeleri TBMM'de hiç tartışılmadan geçti. Kısacası TSK devlet içinde devlet bir konumu devam ettirdi. Son YAŞ kararında sergilenen yarım cesaretle gösterilen tavır eğer devam edecek ise, kesinlikle savunma bakanları da askerle uyumlu, onların suyuna giden değil, sivil kafalı, demokrat ve ilkeli birileri olmalıdır. İspanya örneklemesinde de görüldüğü gibi, cesur, kararlı, istikrarlı ve dominant bir bayanı bile savunma bakanı olarak atayabilir. Çünkü, böylesi cesur, mücadeleci, donanımlı ve istikrarlı bir savunma bakanı; darbeci paşalarla ve demokrasiyi hazmetmeyen askerlerle gerekli mücadeleyi yapar, başbakan ve cumhurbaşkanları da hakemlik bilirkişi olurlar ve genelkurmay ile sivil insiyatifin aralarını bulan bir statüye kavuşurlar.



GENELKURMAY DA İLKER BAŞBUĞ'LU YILLAR: KAYIP MI RUTİN Mİ YA DA NEY?



İşte bu çerçevede gelen genelkurmay başkanlarına bakacak olursak, Hilmi Özkök'ün genelkurmay başkanlığındaki son yılında ulusalcılar tüm umutlarını Yaşar Büyükanıt'a bağladılar. O gelecek ve bütün sorunlar bitecekti. O her şeyi baştan sonra değiştirecekti. Sonrasında ise, Büyükanıt'la ilgili bu ümitler tükendikçe, ultra-milliyetçilerin aradığı isim İlker Başbuğ oldu. Ulusalcılara göre Başbuğ AKP'nin ve gerici iktidarının sonunu getirecek tek kurtarıcıydı. Ama nasıl bir kurtarıcı?..

Başbuğ, Taraf gazetesine göre henüz Kara Kuvvetleri Komutanıyken Osman Paksüt'le görüştü. Bu görüşmenin zamanlaması ilginçti. Başbuğ-Paksüt görüşmesinden bir hafta kadar önce, başörtüsünü yüksek eğitim kurumlarında özgürleştirenanayasa değişikliğiparlamentodan geçti. Bu değişiklikte CHP tarafından yangından mal kaçırırcasına Anayasa Mahkemesi'ne götürüldü. Yine Başbuğ-Paksüt görüşmesinden hemen sonrasında da Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya da AKP hakkında kapatma davası açtı.

Başbuğ, okuyan, düşünen, yazarlardan referans alan bir kişiydi. Entelektüel donanımı var gibiydi. Ancak Aktütün Karakolu baskını sonrasında, Başbuğ Balıkesir'de bir konuşma yaparak, kendi karizmasını dibe vurdurdu ve yine Taraf'ı hedef alarak; 'Herkesi dikkatli olmaya davet ediyorum' dedi ki bu konuşmasının hemen arkasından sivil vicdan sahibi demokrat yazarlar tarafından acımasızca eleştirildi. Yine 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nın da Taraf'ta yayınlanması ile Dursun Çiçek imzasını taşıyan belgeye çerçevesinde, AKP ve Gülen grubu beraberce bitirilecekti. Bu eylem planına göre, masum insanlara komplolar kurulacak, evlerine silah konulacak, askerlerin yapacağı baskınlarla bu kişiler ve silahlar yakalanacak gibi yüzlerce komplonun iç içe olduğu ıslak imzalı plan TSK'nın ve İlker Başbuğ'un başını oldukça çok ağrıtacaktı.

Belgenin içeriğine laf edilmezken, bu belgenin fotokopi ve dolayısıyla da 'kâğıt parçası' olması Başbuğ tarafından iddia ediliyordu. Ancak belgenin orijinali savcılığa gönderilince, nöbetçi hakim ve savcılarca tutuklanıp bırakılması 3-4 kez yaşanılan Dursun Çiçek de artık sön kertede tutuklu yargılanmak üzere hapishaneye gitti.

Org. İlker Başbuğ'un genelkurmay başkanlığı sürecinde arka arkaya gerçekleşen karakol baskınları, ana kuzusu Mehmetçiklerin sürekli şehit edilmeleri, PKK ve KCK'nin saldırıları, TSK'ya olan güveni sarsar hale geldi. Neredeyse, her karakol baskının ardından, bu karakollara baskın yapılacağıyla ilgili bir belge ortaya çıktı. Bülent Arınç'a suikast yapılacağı gerekçesiyle iki ay takip edilen araçta yakalananlar da özel kuvvetlerden rütbeli komutanlardı. İşte bu gerekçelerle, savcılık emri ile Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın karargâhı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın Ankara'daki karargâhı, Gölcük Donanma Komutanlığı ve Aksaz Deniz Üs Komutanlığı karargâhlarına baskınlar düzenlendi. Erzincan ve Kayseri'de başlatılan adli soruşturmalar sonrasında yapılan operasyonlarda da Hava Kuvvetleri Adli Müşaviri Alb. Zeki Üçok ve 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk de yargılanmaya başladı.

Aynı dönem içinde 'Balyoz Darbe Planı' da ortaya çıktı. 2003 yılında 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan başkanlığında bir grup, darbe yapma kararını hayata geçirdi. Taraf gazetesinden Mehmet Baransu imzasıyla bu bilgiler / belgeler günlerce manşetten yayınladı. Başbuğ, bu defa belgeleri çok ciddiye aldı. En azından medyanın karşısına çıktığında böyle davrandı. Balyoz Darbe Planı, Başbuğ'un geleceğe yönelik tüm planlarının da alt üst olmasına neden oldu ki; bu planın ilk sonuçları da 2010 Ağustos Yüksek Askeri Şura toplantısına damgasını vurdu. TSK'nin terfi listesi bu plan ve iddialar yüzünden tepeden tırnağa değişiyordu.

Yine Kafes Eylem Planı, Heronlarla ilgili hatalar, Hatay-Dörtyol'da, Bursa İnegöl'de ve Ordu da yaşanan olaylarda Jitem'in katkısı, “Parola; Adi Başbakan” kepazeliği, Çukurca'da altı askerin TSK'ya ait bir mayına basarak şehit olması ile ilgili iki üst rütbe subayın telefon konuşmalarının internete düşmesi ve şehit ailelerinin ilk defa Genelkurmay Başkanlığı önünde TSK aleyhine açıklama yapması, yaşanan skandallardan belli başlı olanlardı.

Başbuğ, genelkurmay başkanlığı sürecinde hem kendisi hem de TSK bağlamında hep anti demokrat uygulamalardan dolayı tüm tartışmaların odağı haline geldi. Yine son YAŞ toplantısı bile, TSK'nin nereden nereye geldiğinin net bir resmiydi. Şûraya katılan iki ordu komutanı hem sanıktı, hem de yargılanıyordu. Bir orgeneral başbakandan, diğeri de cumhurbaşkanından vetolanan bir statüteydi. Her şeyi değiştirmek için gelen Başbuğ, tabiri yerindeyse arkasında bir enkaz bırakarak çekip gitmişti ve hiç kimseyi ama hiç kimseyi de mutlu edememişti.

İlker Başbuğ; ya Ergenekon yapılanmasının, varsa TSK uzantılarının açığa çıkarılması için eminim ki, gayret gösteriyordur. Ya da; “Aman Cemil Bey, boş mermi kovanlarını cebine koyma, sonra seni de Ergenekon'la irtibatlandırırlar” diyerek konuya farklı bir söylem getiriyordur. Ya; 'karargâh evleri' ile ilgili kamuoyunu bilgilendiriyordur. Ya da her yerden 'fışkıran' cephaneliklerle ilgili “TSK envanterinde değildir” dedikten sonra gerçeklerle yeniden yüzleşiyordur. Ya; TSK personelinin de içinde olduğu; darbe tezgâhlamakla savlanan ETÖ'cülere, cephaneliklerden askerî yargının bağım(sız)lılığına kadar olanları, hep medya ortaya çıkardıktan sonra, önlem alma(ma) şeklinde yola devam ediyordur. Basın şehidi Uğur Mumcu'nun askerî yargının ne kadar bağım(sız)lı olduğu konusunu kitaplarında yüzlerce örneklem yazmasına rağmen, en son 2009 Kayseri olayında bile askerî hâkimlerin tayininden, Gürol Doğan'ın sorguya katılmasına kadar bazı gerekçeler bulabiliyordur.



İlker Başbuğ, eski komutan Yaşar Büyükanıt ile kıyaslandığında, onun aksine tam bir kapalı kutu. Kimilerine göre iyi bir diplomat, kimlerine göre de demir yumruk. Başbuğ, yaptığı bütün konuşmalarda hep sosyolojik ağırlıklı analizlerde bulundu. Özellikle Kürt sorunsalı hakkında da en sert mesajları hep o verdi. “Bu iş yalnızca askerle olmaz, PKK'nın insan kaynağını kesemedik” diyen de. “Atatürkçü düşünce sistemi” kavramını kullanıma sokan ve sıklıkla kullanan da o oldu.



İlker Başbuğ'un Genelkurmay Başkanlığı'nı devralırken yaptığı konuşmasında neredeyse yeni olan hiç bir şey yoktu. Hatta, konuşmanın 'cut', 'copy', 'paste' yöntemiyle yazıldığı bile söylenebilir. Konuşmada öne çıkan vurguları Başbuğ'un daha önceki konuşmaları ile karşılaştırdığımızda ortaya şu durum çıkıyor:

“...11 Eylül olayı uluslararası ilişkileri, ittifakları, stratejik düşünceleri, “tehdit” ve buna bağlı olarak “güvenlik” kavramlarını temelden sarsmıştır. Özellikle terörizmin öne çıkışı ve küreselleşmesi birçok ülke için coğrafi sınırlara dayalı savunmayı öngören stratejik düşünceden, coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik düşünceye dönüşümü zorunlu kılmıştır.” (28 Ağustos 2008).

“Yaşamakta olduğumuz küreselleşme olgusu, terörizmin dünya için en büyük tehdidi oluşturması ve birçok devlet için simetrik tehdit ve risklerin ortadan kalkması, ülkelerin güvenlik konsept ve stratejilerinde büyük değişimlere neden olmuştur. Birçok devlet güvenlik konseptlerini “savunmayı” öngören stratejik düşünceden, sadece “güvenliğe” dayalı stratejik düşünceye dönüştürmüştür.” (25 Ağustos 2006)

“Türkiye, bulunduğu zor coğrafyada, simetrikten asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle, birbirini tamamlayan ve destekleyen güçlü politik, ekonomik, teknolojik, sosyo-kültürel ve askerî güç unsurlarına sahip olmak zorundadır.” (28 Ağustos 2008).

“Türkiye, içinde bulunduğu zor coğrafyada, simetrikten asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesi ile karşı karşıyadır. Yaşadığımız zor coğrafya, mevcut ve olabilecek asimetrik ve simetrik tehdit ve riskler, Türkiye'nin caydırıcı özelliklere sahip güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip olmasını zorunlu kılmaktadır. Barışın korunması için caydırıcı güç hayatidir.” (25 Ağustos 2006)

“Yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağında, küreselleşmeye toptan karşı çıkarak, ülkeleri küreselleşmenin dışında tutmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Önemli olan, ulusal menfaatlere ve ulusal kültüre zarar vermeden, küreselleşmenin içinde yer almaktır. Bunun en kısa ifadesi ise “Küresel düşün, ulusal hareket et” düşüncesidir.” (28 Ağustos 2008).

“Küreselleşmenin gereği olarak günümüzde uluslararası sistemlerde bulunmak ne kadar zorunlu ise, küreselleşme olgusunun getireceği olumsuz etkilerle baş etmek de o kadar zorunludur. Bu nedenle ülkeler tarafından izlenecek en gerçekçi yol; “küresel düşünmek ancak ulusal hareket etmek” olmalıdır.” (25 Ağustos 2006)

“Atatürk; 10'uncu Yıl Nutku'nda bizlere şu hedefi vermiştir: “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız.” O'na göre ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması, Türk Halkının bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum haline dönüştürülmesi demektir.” (28 Ağustos 2008)

“Ulus devletin temel dayanağı ise ulusal kültürdür. Ulusal kültürün, çağdaş uygarlık düzeyine çıkartılması ise hedeftir. Bütün bu düşünceler, cumhuriyetin temel kuruluş felsefesini oluşturmaktadır.” (25 Ağustos 2006)

“Sosyal devlet niteliğinin zayıflamasının toplumları cemaatleşmeye ittiği de bir gerçektir. Bu kapsamda giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak bu sosyal gerçek doğru analiz edildiği takdirde, bu oluşuma karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olabilir.” (28 Ağustos 2008)

“...küreselleşme olgusunun, devletlerin geniş kitleleri koruyan, sosyal devlet vasfının giderek zayıflamasına neden olduğu da bir gerçektir. Bunun sonucunda, toplumların cemaatleşmeye itildiği de, bir diğer gerçektir. Giderek güçlenen bu cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak, sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Bu cemaatler ile 677 sayılı kanunla varlığı yasaklanan tarikatlar, devrime karşı hareketlerin odağı haline dönüşmektedirler.” (25 Eylül 2006, KHO açılış konuşması)

“Gerçekten Kıbrıs sorununa kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması isteniyorsa; herkes tarafında,; ilk önce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin 1959/60 anlaşmalarına dayalı “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti” olmadığının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bir gerçek olduğunun, eşit ve egemen şekilde Kıbrıs Türk halkının ve Garantör Devlet olarak Türkiye'nin kabul edebileceği bir çözüm ortaya konulmadan, sorunun çözülemeyeceğinin kabul edilmesi gerekir.” (28 Ağustos 2008)

“Gerçekten Kıbrıs sorununa kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması isteniyorsa, ilk önce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin 1959/60 antlaşmalarına dayalı “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti” olmadığının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bir gerçek olduğunun ve ilgili tarafların eşit ve egemen şekilde ortaya konulacak “ortak iradesi” olmaksızın soruna çözüm bulunamayacağının, herkes tarafından kabul edilmesi gerekir.” (9 Nisan 2008, Kıbrıs ziyareti sırasında yaptığı konuşma)

Her ne kadar sivil toplum örgütleri hakkında “kendi çıkarları yerine, ülke çıkarlarını gözetebilen sivil toplum örgütlerine sahip olunması demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur” gibi tuhaf ve olmaması gereken bir söylem burada ifade edilmişse de, konuşmada ilk kez sahiplenilen demokrasi, şartlı bile olsa AB sürecine yapılan vurgu ile ABD'yle iyi ilişkilerin altının çizilmesi iç politik aktörlere karşı dış destek arayışı değilse olumlu ilerlemeler biçiminde algılanabilirdi.

Başbuğ'un harp akademilerinin açılışında yaptığı diğer bir konuşmasında da akla zarar söylemler bulunmaktaydı. Bu konuşmasına göre;

1. Başbuğ'un en önemli söylemi; “PKK ile bile barışa varım ama 'the cemaat'i –hukuki yoldan- bitirene kadar savaş” şeklinde özetlenebilirdi. Bu ise,12 Eylülöncesinin; 'kurtuluşa kadar savaş' 'ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız', 'tek yol devrim', 'tek yol şeriat' gibi sloganik anlatımları ile türdeş. Sosyal bilimlerde 'tek yolcu' ve 'tek tip' insan' yaklaşımları, toplumu kamplara bölmenin ve 'öteki(leri)' çoğaltmanın dışında hiçbir işe yaramıyordu.

2. Başbuğ tam bir Şark kurnazlığı içinde, yaptığı konuşmanın kamuoyundan alacağı geri dönütlere bakarak, bir sonraki konuşmasını şekillendirecek. 'Peygamber ocağı' şeklinde yurttaşın düşündüğü bir kurumdan, CHA muhabirine uygulanan 'donması için ölümüne akreditasyon' saçmalığı, 14-15 yaşlarındaki çocukların askerî okullardan atılması, medyada hâlâ uygulanan akreditasyon açmazı, bulunan savlanan ETÖ'nün gömülü cephaneliklerin kaynağı, Başbuğ'un konuşmasında yanıt bekleyen en temel sorunsallar. Eğer bu sorular yanıtlanmazsa, yurttaşlar askerlikten soğuyabilirler ve hatta savlanan ETÖ'cülerle kol kola olanların kimler olduğu konusuna da daha çok kafa yorabilirler.

3. Savlanan ETÖ'nün 'the cemaat'e karşı olan saldırılarının yanında, Başbuğ'un Harp Akademileri'ndeki konuşmasının hemen sonrasında, Türk Hizbullah, KCK ve PKK da durumdan vazife çıkararak, 'the cemaat'e karşı saldırılara başladılar. Bölgeyi bilen Kürt uzmanlar; 'the cemaat'in bundan sonra birincil hedef olduğunu söylemekteler.

4. 'The cemaat', genç subaylar ve yüzde 98'lere varan TSK bağlamında 'biz' anlatımı ile kendisini özdeşleştirilmiş olmasına karşın, TSK'nın 'resmî' paşa-sal söyleminden dolayı, kendini sürekli aynı Kürtlerdeki gibi 'öteki' algılayabiliyor. Bu durum, insanların inandıkları Osmanlı usulü esnek anlayışı temsil eden gerçek görüşleri ile beyan ettikleri 'resmî' görüşleri arasında 'gel-git'lere neden oluyor. Bu ise, ülkeyi 'korku cumhuriyetine', insanları da 'kimliksizleşmeye' doğru yönlendiriyor.

5. Başbuğ da dahil olmak üzere, ülkenin sosyal, politik, ekonomik ve dış ilişkiler gibi neredeyse her konusunda konuşan genelkurmay başkanları, 'bizi' her akıllarına estiği zamanlarda aydınlatıyorlar. 'Cut'-'copy'-'paste'' yöntemiyle, neredeyse birbirinin aynısı söylemlerle, yıllardır aynı konulara parmak basıyorlar. Sözünü en az ettikleri konu ise, askerî harcamalar, güvenlikte eşgüdüm, AB'ye uyumlu TSK ve TSK'nın içine sızan savlanan ETÖ'cüler gibi konular.

6. TSK'nin işlevinin daha verimli hale dönüştürülmesi için, en kısa zamanda daha teknik ve profesyonel bir orduya dönüşmesi, ihalelerin daha şeffaf, hesap verebilir ve denetime açık yapılması, şehit olan her Mehmetçik için, sıralı bütün komutanların –varsa- hatalarının soruşturulması olması ve bedelli askerliğin çıkarılması gerekli olan en önemli bir diğer açılım.

7. Askerî okullarda komutanlar mı yoksa potansiyel siyasetçiler, bakanlar ve devlet başkanları mı yetiştiriliyor? Bir diğer anlatımla, tipik bir 'üçüncü dünya ülkesi' sendromu mu yaşanıyor? Türkiye, hâlâ yasama ve yürütmesine sürekli müdahale edilen, yargının özerkliğine gölge düşürülen, bir ülke midir? Bir diğer anlatımla; genelkurmay başkanının her durumdan görev çıkarıp, görüş belirttiği ve askerliğin her erkek için zorunlu olduğu –profesyonel ordunun olmadığı- kaç tane AB üyesi ülke var?

8. Başbuğ, Obama'nın Türkiye açılımından çok etkilendiği ve Obama'yı kendi muadili gördüğü için, Harp Akademileri'nde global sığlıkta bir konuşma yaparken; üsluptaki zoraki yumuşaklık, içerikteki çok başlılık ve bilimsel neo-con atıfları, PKK'ya bile beyaz bayrak uzatma ve fakat bir tek 'the cemaat'e yüklenmesi, Amerikan Başkanı'nın söylemi ve yaptıkları ile ne kadar da taban tabana zıt bir durum.

9. Encümen-i Daniş aşkına, darbe yapmaya kafa yordukları kadar, şehit olan erlerimizin sayısının en aza indirgenmesi için de şakaklar zonkladı, uykular kaçtı ve çözümler üretildi mi? Yoksa Kore'den ve Kıbrıs'tan şehitlerimizin cenazelerinin geldiği günlerde, acılı analara yalnızca “başınız sağ olsun” denilmesinin bir benzeri 2010'lu yıllarda hâlâ aynen devam mı etmekte?

10. Bir karakol baskınında esir düşen askerler, daha sonradan ne acı ki 'vatan haini' ilan edilip yargılanmadı mı? Dönemin hükümet sözcüsü o erlerden utanç duyduğunu söylemedi mi? Esir düşen askerler arasında Org. Başbuğ'un oğlu da bulunsaydı, eşinizle birlikte oğlunuzun yaşıyor olmasına sevinmez miydiniz?

11. Yaşamın değersiz, ölümün ise –bir hiç uğruna- kutsandığı bir ülkede, en etkili ve en yetkili makamın genelkurmay başkanlığı olmasından daha normal ne olabilir ki? Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan bu sorunsalın değişmesi için acaba üzerlerine düşeni sıkı durarak yapacaklar mı?..

Burada Başbuğ'un imaj sorunsalına da değinmekte yarar var. Tam da sivilleri de çağırıp, terörle mücadele konusunda sizden farklı düşünenlerin de görüşlerini almaya başladığınızı gördüğümüz bir sırada, Başbuğ tarafından verilen medya “muhtırası” ile karşılaştık. Güler yüz, tolerans, öteki tarafları da dinliyormuş gibi yapmak, meğerse hepsi sadece bir “imaj” çalışmasıymış. Hem de Taraf'ın bir manşetiyle düşebilecek kadar yapay ve iğreti duran bir maske şeklinde...

Bu “konuşmanızdan” sonra biz de kendimizi defalarca sorguladık. Hatta o kadar sorguladık ki; Ahmet Altan'ı telefonla arayarak 16 Ekim'de İlker Başbuğ'a hitaben yazdığı makalesinden dolayı kendisini tebrik ettik. Hatta o makaleyi alan on binlerce web sitesindeki okuyucu yorumlarındaki yüz binlerce sıradan insanların değerlendirmelerini de tek tek okuduk. Ve inanın ki, sessiz bir çığlık şeklinde milyonların 'Ahmet Altan'ın arkasında olduğunu gördük...

'Akan kanda boğulmamak' için hangi tarafta bulunduğumuzu/ bulunmamız gerektiğini yeniden gözden geçirdik. Hangi tarafta olduğumuzun yeniden farkına vardık: Biz bu ülkede akan kanın 'artık yeter' diyerek durmasını isteyenlerin tarafındayız. Çok net olarak bir kere daha açık ve seçik olarak söyleyelim; yanlış yapanın, 'Ali kıran baş kesen' numaralarıyla hatalarına sünger çekmeyi arzulamayanların, yaptığı eylem ve fiillerden hesap veren ve şeffaf olanların, demokratik bir hukuk sisteminin yanında olanların tarafındayız. Terör örgütüne açıkça terör örgütü diyen, ama yanlış yapan kurumları da, açıkça hata yapıyorsunuz diye uyaran, ölen gencecik bedenleri; tarafların kini, kafaların anlayışsızlığı, aymazlığı ve düşüncelerin ufuksuzluğu nedeniyle ölmemesi gerektiğini savunan bir taraftayız. Bize yerimizi yeniden kontrol edip nerede olduğumuzu sorgulatıp, doğru tarafta olduğumuzu bir kere daha yeniden değerlendirme olanağı verip, kendimizi sorgulamamızı sağladığınız için çok ama çok teşekkürler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ...

Taraf gazetesi çıktığı günden bu yana, askerî yönetimlerin ve elbette polis devletlerinin ne kadar kötü bir yönetim sistemi olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Beş dakikalık bir basın toplantısında, yüzünüze takındığınız ifadeyle, askerî yönetimlerde neyle karşılaşacağımızı, ete kemiğe büründürüp bize gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Orgeneral Sayın İlker Başbuğ...

Savurduğunuz tehditlerle, herkesi tarafını seçmeye çağırıyordunuz. Doğru tarafta olmayanları, akan kanın sorumlusu olarak lanse ediyordunuz. Bunu yaparak askerî rejimlerde sizin olduğunuz tarafın mecburi istikamet olarak, tek yön olan “doğru taraf”tan başka hiçbir bir tarafın / yönün olmadığını, veciz bir şekilde bize anlatıyordunuz ki, işte bunlar için çok ama çok teşekkürler Sayın İlker Başbuğ...

Sabah kızıyorsunuz akşama mahkemeler devreye giriyor ve yasaklamalar geliyor. Oysa o savıcıların görevlerinden biri ve belki de en önemlisi de, askerî yetkililerin görevlerini tam yerine getirip getirmediğini incelemek. Askerî rejimlerde bu çarpık sistemin “tak diye emir verip, şak diye uygulandığını” hem de en hızlı bir şekilde nasıl işlediğini, “bağımsız” mahkemelerin ne kadar 'bağımlı'/ “bağımsız” olduğunu gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler İlker Başbuğ...

Demokrasi adına yola çıkıp 'demokrasi getireceğim' diyenlerin, askerin bağırması karşısında, yanınızda 'hazır ol'da duran komutanlardan bile daha iyi şekilde esas duruşa geçebildiğini gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Sn. Başbuğ...

Yapılan bir hata varsa bunun hesabını vermek yerine, askerî rejimlerin “mutlak sorumsuzluk” prensibine dayandığını, bir kez daha görmek istemeyenlere ve hatta körlere bile gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Başbuğ...

En masum bir söylem olan “hepinize teşekkür ediyorum” sözünün bile, öfkeli bir askerin ağzında nasıl da tehdide dönüştüğünü bizlere gösterdiğiniz için de çok ama çok teşekkürler...

Bağırmanızla siyasetçileri korkutup arkanızda hizaya geçirebildiğinizi nasıl da gösterdiniz. Bunu yaparken de, bu ülkeye demokrasi gelecekse siyasetçinin hoş zamanlarda demokrasi nutukları çekerlerken, zor zamanlarda hazırola geçmesi ile gelmeyeceğini nasıl da gösterdiniz. Demokrasinin bir kurum ve kültür gerektirdiğini, sivil toplumum olmadığı bir ülkede en demokrat bireyi de getirseniz, askerin “hizaya geeeeeeellllllllll” komutuyla sıraya dizildiğini tatlı su demokratlarına nasıl da gösterdiniz. Bir teşekkür de umutmuş gibi gözüken ateş böceği siyasetçilerin, bir 'sakıncalı piyade' Uğur Mumcu kadar bile olmadığını gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler...

İlker Başbuğ Bey, umuyoruz ve arzuluyoruz ki, basın özgürlüğü ve demokrasiye karşı bağırarak son nefeslerinizi de tükettiğinizin farkındasınızdır. Allah korusun, –şeytan kulağına kurşun- eğer Dağlıca ya da Aktütün benzeri bir olay daha bu ülkenin herhangi bir yerinde yaşanırsa ki yaşandı; bağırmanın/ çağırmanın / kuvvet komutanlarını arkaya dizerek basına demeç vermenin de bir işe yaramadığını göreceksiniz.

İlker Bey, eğer Dağlıca ya da Aktütün benzeri bir olay bu ülkenin herhangi bir yerinde yaşanırsa; çok ama çok acı olan ve 'fevkaladenin fevkinde' endişeye neden olacak ve sonuçlar doğurabilecek bu olayın ne demiş olduğunu, 'sessiz çığlıkları' ile şehit olan oğullarına sarılan eli öpülesi anaların hıçkırıklarında işte o zaman, bir kez daha, çok ama çok çok çok acı bir şekilde, görmüş / duymuş / kokmuş / tatmış / hissetmiş olacaksınız. İnşallah, Tanrı sizi korusun ve yüceltsin ki, o gün hiç ama hiç gelmesin ama geldi işte Heron kepazelikleri ile hep birlikte yaşadık ve gördük. İyi ama bunların bir daha yaşanmaması için neler yapacaksınız?.. Hiç bir şey yap(a)mıyorsanız, Tanrı aşkına onurlu bir şekilde istifa etmeyi hiç düşünmez misiniz?..

Sanırım hatalı uygulamaların içine girenlerin, ruh halinin anlaşılması açısından 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk'in sessiz sedasız Erzincan'dan ayrılması da ibretlik bir durumdur. 3. Ordu Komutanı iken, Kara Kuvvetleri Eğitim Doktrin Komutanlığı'na (EDOK) atanan Org. Saldıray Berk, 13 Ağustos günü sessizce düzenlenen devir teslim töreniyle Erzincan'a veda eder. Törene Erzincan Valisi Abdulkadir Demir başta olmak üzere hiçbir sivilin davet edilmemesi de bir o kadar ilginç ve gariptir:

Bir diğer gariplik de sanıyorum Hantepe'deki teröristlerin saldırısında şehit düşen erlerden birisinin abisi olan İsa Eraslan'ın yapılan saldırıyı Heron görüntülerinden seyrederken söyledikleridir. '…Görüntüleri izlerken inanmak istemedim. Askerlerimiz şehit olurken canlı yayında hiç bir şey yapmadan izleyebilmek gerçekten büyük sabır işi olsa gerek. Eğer ben o ordu da bir komutan olsam ve benden sadece izlememi isteselerdi, bunu kesinlikle kaldıramazdım. Neden hala hiç bir istifa haberi gelmedi. Orada bu ihanete şahit olan vatansever komutanlarımız yok mu? Görüntüleri medyaya veren komutan veya komutanlar nerede? Eğer bu ihanet şebekesinin içerisinde yer alanlarla alakalı suskunluk devam eder ve ordu bu insanlardan temizlenmezse buna bir tepki olarak şerefli subaylarımızın biz bu insanlarla aynı çatı altında çalışamayız diyerek topluca istifa etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Belki böyle bir tepki hükümeti harekete geçirir ve düşünmelerine yardım eder…' demektedir ki kanımızca çok ama çok önemlidir.



SONUÇ



Org. İlker Başbuğ artık emekli oluyor. Başbuğ'un genelkurmay başkanlığı süreci gerçekten de çok tartışmalı geçti. İşte gelişinden gidişine kadar ki süreç içerisinde Başbuğ'un tezatlardan oluşan serencamı;

1. 'Tak diye emredeceklerini, şak diye yapacak' genel yayın yönetmenleri hep yanında oldu.

2. Gelirken Yaşar Büyükanıt'ın yapamadıklarını yapacak bir eda ile geldi, giderken ulusalcı paşaları mahpusta bırakıp gitti…

3. Gelirken ulusalcıların umuduydu, giderken küreselcilerin aktörü olarak gitti…

4. Emin Çölaşan'ın desteğiyle geldi, Fehmi Koru'nun desteğiyle gitti…

5. Verdiği beyanatlar hep tartışıldı ama tartışılmasını istediği olgular / konular hep es geçildi.

6. Oğlunun PKK'li arkadaşı ile ilgili açıklamayı hemen yaptı, Heronlarla ilgili açıklamayı neredeyse hiç yap(a)madı.

7. “Özde laiklere” destek vererek geldi, “sözde laiklere” hediyeler vererek gitti…

8. Law silahlarına boru, ıslak imzaya sahte diyerek basın toplantısı yaptı. Gömülü cephanelikler ve gerçek imza ile yüzleşerek sesini çıkarmamayı bildi.

9. 'Darbeci zihniyet TSK'da ba-rı-na-maz' diyerek basın toplantısı yaptı. Kafes, ıslak imza, balyoz darbeleri ile ne oluyor sitemine muhatap olarak görevinden ayrıldı…

10. İlker Başbuğ, bütün gazeteler ve Ankara temsilcileri ile iyi ilişkiler kurdu. Taraf'ın ise neredeyse hiçbir haberinden ve köşe yazarından hiç hoşlanmadı.

11. Gelirken güncele ilişkin soru sorulmazsa üzülürdü, giderken güncelle ilgili soru sorulunca 'no comment' diyerek üzüldü…

12. Medya önünde ve arkasında hükümete ve STK'lara çakmasına rağmen, hükümetten uyarı alıp susmasını bilen bir komutan olarak gitti…

13. Taraf'tan hesap sormaya kalkmasına ve onları mütareke basını olarak görmesine rağmen, Ahmet Altan'dan muhtırayı, Mehmet Baransu'dan da bavuldaki Balyoz haberlerini yiyince sessizliği seçen bir komutan oldu.

14. Gelirken eleştiriye açık olduğunu deklare etti, giderken de yapılan her eleştiriye “ordu yıpratılmaya çalışılıyor” şeklinde açıklamalar yapan bir komutan olarak gitti.

15. Tartışılan ve üzerinde Yaşar Büyükanıt'tan kalan sorunlu ve darbeci imajı olan bir ordu devraldı, ordusunu tartışmaların ortasına koyan ve 'Ergenekon' tartışmaları içinde bırakan bir general oldu…

16. Yabancı devlet adamları ve askeri erkanı ile resim çektirirken hep tebessüm eden bir Başbuğ varken, yerli ve sivil devlet adamlarından yalnızca ulusalcı olanlarla resim çektirirken tebessüm etti. Onun dışındakilerde ise hep somurtkan bir yüz ifadesi ile hayata baktı.

17. İçinde darbeci cuntaların olduğu bir yapıyı devralıp gelmesine rağmen, darbe ile ilgili her bilgiyi yayınlayan 'Taraf' gazetesine üç nokta koymak zevkini tadamadan gitti…

18. “Karargah evleri” ve 'deniz askeri lisesindeki skandallar' dönemde görev yapmasına karşın, Türkiye'nin her yerinde bütünüyle gerçek STK'lar şeklinde yapılanan “Genç Sivillerin” darbe protestolarının olduğu bir dönemde gitti...

19. Yandaşları ve ona kayıtsız şartsız bağlı olanların gözünde ve gönlünde “İkinci Atatürk” ilan edilerek gelmesine karşın, yapmak istediklerinin hiç birisini bile yapamadan gitmesi söz konusu oldu.

20. Her yeni gelen Genelkurmay Başkanında olduğu gibi, gelmesini isteyenler kalmasını istemiyorlar ve bir an önce gitmesini istiyorlar. Acı ama bir Türkiye gerçeği bağlamında da, gelmesini istemeyenler de gitmesini istemiyorlar…



İlker Bey güle güle!..



Önder Aytaç

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com