'Başörtülü Bacılar'ın siyasi piyonluk tarihi

'Başörtülü Bacılar'ın siyasi piyonluk tarihi
Kabataş saldırısı yalanının başrol oyuncusu Zehra Develioğlu'nun hikayesi akıllara 28 Şubat'ın unutulmaz karakterlerinden Fadime Şahin'i getirdi...

T24 yazarı Oya Baydar, bugünkü köşe yazısında her dönemin piyonu haline gelen Türbanlı Bacılar'ı kaleme aldı.

28 Şubat döneminde, hemen her televizyon kanalında ağlayarak, nasıl tecavüze uğradığını anlatan Fadime Şahin'i hatırlamayanımız yoktur. Fadime Şahin, tekkelerde, camilerde ne denli çarpık ilişkiler yaşandığını anlatmakla görevli piyonlardan yalnızca biriydi.

Yıllar sonra 28 Şubat mağduriyetlerini her fırsatta dile getiren AKP Hükümeti tarafından yeni bir Fadime Şahin yaratıldı: Zehra Develioğlu...

Develioğlu, yüz yılın mağduresi nişanına layık görülebilecek bir 'saldırı' hikayesi ile Gezi Parkı direnişi esnasında aynı görüşü paylaştığı dindaşları tarafından dövülerek öldürülen gencecik canların acısı dinmeden ortaya çıkan yalanından vazgeçmemekte ısrarcı. Neden? Çünkü o da tıpkı Fadime Şahin gibi kullanıldığı güruhun zulmünün sahte mağduriyetler ile meşru gösterilmesini sağlamakla mükellef bir 'başörtülü'...

AKP, iktidarının en başında bugüne kadar uğradıkları zulmü kendilerine ekmek edindikleri Başörtülü Bacıları'na en büyük kötülüğü, başörtülü bir başrole, yalan olduğu aşikar bir senaryoyu oynatarak yapıyor. 

Oya Baydar da bu sahte mağdurların sebep olduklarını ve siyasette 'başörtüsü'nün esas yerini anlatıyor.

İşte Oya Baydar'ın çarpıcı yazısında önemli satırbaşları:
 

Neden kimse hatırlamadı, hatırlatmadı bilmiyorum: 28 Şubat günlerinin bir Fadime’si vardı. Sadece Fadime de değil, örtülü üç genç kadın daha. Bunlar gün boyu ekranlarda boy gösterirler, çeşitli programlara katılırlar; bazen feryad edip ağlayarak bazen bugün Zehra Hanım’ın yaptığı gibi yüzlerini gizleyerek tekkelerde, camilerde başlarına neler geldiğini; şeyhlerin, imamların, din hocalarının kendilerine neler ettiklerini, nasıl tacize, tecavüze uğradıklarını, nasıl kandırılıp dolandırıldıklarını anlatırlardı. Hepsi etkileyiciydi, başarılıydı, ama Fadime gerçek bir yıldızdı. Hele de önceden davet edilmiş televizyoncuların, gazetecilerin şahitliğinde, don paça Aczimendî şeyhiyle iş tutarken basılma sahnesi, nasıl kandırılıp tecavüze uğradığını dakikalarca anlatması, 28 Şubat derin devlet propaganda aygıtının başyapıtlarından biridir.
 
Söylemeye gerek yok: Bütün bunlar, 28 Şubatçıların Müslümanları, İslamî kesimleri, dindarları suçlama, itibarsızlaştırma, karalama kampanyasının parçalarıydı. Askerî vesayet altındaki devlet ve siyasetin darbeyi/ müdahaleyi kitlelerin gözünde haklı göstermeyi hedefleyen psikolojik harekâtıydı.
 
Örtülü Fadime televizyonlarda ilk görüldüğünde, çevremdeki eşe dosta Fadime’nin bir algı saptırma operasyonunun baş artisti;  çok daha büyük bir siyasal oyunun da figüranı olduğunu söylemiştim de, Müslüman dindar kesimlerin her melaneti yapabileceklerine inandırılmış olanlardan tepki görmüş, aşırı kuşkuculukla ve “melanet kaynağı” dindarlara arka çıkmakla eleştirilmiştim. Aradan zaman geçti, köprülerin altından çok sular aktı. Bir süre sonra Fadime’nin izine önce İstanbul’da, daha sonra da bir Karadeniz ilinde rastlandı. Tabii ki adı Fadime değildi, kimliği değişmişti. Kimseyle görüşmek istemiyordu, örtülü falan değildi, görevini yerine getirmiş normal yaşamına dönmüştü anlaşılan.
 
 
 
Gezi döneminin Zehra’sının hikâyesi
 
 
28 Şubat’ın Fadime’sinin ve diğer benzerlerinin (Birini hiç unutmuyorum; bir tekstilcinin İngilizce iktisat okumuş kızı olarak tanıtılıyordu. Üzerinde şık bir Burberry trençkot ve kafasında Burberry’nin ekose desenli başörtüsü vardı.) dönemin propaganda araçları olduklarını nereden mi çıkartmıştım? Ne özel istihbarat kaynağım ne de biliciliğim vardır; sadece biraz dikkat ve akıl yürütme bağımsızlığı, yani hiçbir tarafın ipine tutunmamış olmak... Fadime’nin, başına gelenleri televizyon ekranlarında anlatırkenki irkiltici pervasızlığı, mahremi teşhiri, gözlerinin felfecri okuması, serbest beden dili sadece ona inanmak isteyenleri kandırabilirdi. Ne var ki, 28 Şubat ortamında ona inanmaya hazır geniş kesimler vardı.
 
Gezi olayları sırasında Kabataş’ta yaşandığı iddia edilen Zehra’nın hikâyesine de, anlatıldığı şekliyle, hele de Başbakan tarafından algı operasyonunun aracı yapıldığı andan itibaren inanmadım, inanamadım. Kimi fanatik laikçi kesimlerin başörtülü bir kadın gördüler mi kırmızı görmüş boğaya döndüklerini, İslamî kesim kadınlarına tepkilerini bilmez değilim. Olaylar sırasında bazı örtülü arkadaşlarımın, -özellikle Kadıköy’deki gösterilerde- laf atmalara, arabayla geçerlerken caddeye yayılmış göstericilerin sözlü tacizine maruz kaldıklarını biliyorum. Onlara sonuna kadar inanıyorum, bu yapılanlardan utanç duyuyorum. Ama Zehra hanımın anlattıklarının ve ağzından köpükler saçan Başbakan’ın miting meydanlarında ballandırarak aktardığı hikâyenin en küçük bir inandırıcılığı yoktu. 60 kadar (sonra sayı 80’e, 100’e kadar çıktı) belden yukarıları çıplak, elleri deri eldivenli, başları siyah bantlı adam, bebek arabası süren örtülü bir kadına saldırıyor, onu yere yıkıyor, hem kendisinin hem bebeciğinin üzerine işiyor, kadını perişan ediyor ve (sonradan eklendi) cinsel tacizde bulunuyor... Bu bir Tarantino filminin dehşet sahnesidir. Benzerlerini, bu türün meraklılarının defalarca seyrettikleri bir sahne.
 
Türkiye’de özellikle kadınlara yönelik vahşetin, şiddetin dört bir yanda kol gezdiğini bilmeyen yok. Ama, belden yukarıları çıplak, siyah bantlı, deri eldivenli saldırgan çeteleri bugüne kadar gören, bilen de yok. Dört bir yanda kameralar olan Kabataş’ta, onca insanın ve özel korumaların gözleri önünde böyle bir güruh hiç kimseye saldırmadan, yolda yürüse bile seyirlik olarak dikkat, güvenlik açısından şüphe çeker. Soruşturma sırasında o çevrede oldukları tesbit edilen, hatta o bölgeden telefon sinyalleri gelen pek çok kişinin tanıklığına başvurulduğu halde, nedense olayı gören kimse yok. Bu ülke insanlarının tümünün; böyle bir güruhun darp ettiği, yere düşürdüğü, bebeğinin ve kendisinin üzerine işediği, cinsel tacizde bulunduğu bir kadını görmezden gelebilecek kadar vahşileştiğine, vicdansızlaştığına inanan, bizi de inandırmak isteyenlerin kendi halklarına hakaret ettiklerini de geçerken not edelim.
 
Roman yazarken insanın başına gelir, hikâyeyi ne kadar abartırsanız gerçeklik duygusundan o kadar uzaklaşırsınız. Zehra hanımın hikâyesini daha baştan inanılmaz kılan, aktardığı veya ona aktartılan Tarantino filmi sahnesiydi. Örtülü genç kadına laf atılmış olabilirdi; kendisi veya videoda görülen yanındaki eşi laf atanlarla tartışmaya girmiş, itiş kakış çıkmış da olabilirdi; ama anlatılan sahnelere inanmamızı istemek, moda tabirle aklımıza hakarettir. Başbakan’ın hâlâ dilinden düşürmediği, daha bugün İçişleri Bakanı’nın “Olay doğru, Adli Tıp raporları var, hem beyan esastır” diye devreye girdiği bu hikâyede, olaydan beş gün sonra alınmış raporlarda vahim darpdan değil tehlikeli olmayan morluklardan söz edildiğini belirtmeden geçmeyelim. Öte yandan Fadime’nin beyanlarına da indırılmaya çalışılmıştı bu toplum, unutmayalım. Ve de meselâ ben “Başbakan beni itip kaktı, Bakan Alâ tacizde bulundu, vb." şikayetiyle savcılığa başvurursam benim beyanımın da esas alınıp alınmayacağı sorusuna cevap arayalım.
 
 
 
Neden sustunuz?
 
 
Bu hikâyeye, daha doğrusu olayın böyle cereyan ettiğine baştan beri inanmadığım halde, o zaman bu konuya değinmedim, yazabilecekken yazmadım. Nedeni, örtülü kadınların bunca yıllık mağduriyetlerine karşı hassasiyetimdi. Ayrıca, elimde olay anına ait ne bir görüntü ne bir kanıt vardı. Tarantino filmi sahnesi gibi olmasa da, o günlerin karışık karmaşık havasında bir itiş kakış, bir saldırı da olabilirdi. Genç kadın yaşadığı korku ve travma yüzünden, biraz da muhayyilesini çalıştırarak ve çevresinin teşvikiyle olayı abartarak nakletmiş olabilirdi. Yetkili ağızlar, özellikle de Tayyip Erdoğan tarafından sürekli kullanılan ve belgeleneceği söylenen olayla ilgili görüntüler (zamanlaması manidar şekilde) ekranlara yansıdığında, bazı medya mensuplarının, tanınmış gazetecilerin bunları daha o zaman gördüklerini ve bu görüntüler üzerinden, anlatılan dehşet hikâyesine inandıklarını söylemelerine gerçekten hayret ettim. O zaman olayın üstüne neden gitmediklerini sorguladım kendi kendime. Benimle aynı nedenlerle, yani örtülü kadını sakınmak için mi? Başbakan’ın hışmını çekmemek için mi? O sıralarda kendi medya grupları Penguen yayımcılığının parçası olduğu için mi? Yoksa şu günlerde bize seyrettirilen görüntülerden daha fazlasının bilgisine sahip oldukları için mi? Bu sorulara onların cevap vermesi gerektiğini düşünüyorum. “Olayı çok önemli bulmadım” açıklamalarını ise anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü olay, Başbakan’ın da anlattığı biçimiyle, Gezi’yi itibarsızlaştırmanın, çarpıtmanın, kitleleri kışkırtmanın iki büyük yalanından biriydi (diğeri müezzin tarafından da çürütülen camide içki içildiği tevatürü). Yani çok önemliydi.
 
Bu ülkede artık her şey olur. Bu saatten sonra, 60-80-100 üstü çıplak, elleri meşin eldivenli kişinin Zehra hanımı nasıl darp ettiklerinin, yerde yatarken üstüne nasıl ne yaptıklarının video görüntüleri bile çıkar piyasaya! Olay anında hepsi bozuk olan Mobesa kameralarından hokus pokusla görüntüler saçılır. Adli Tıp raporları değiştirilir, bugüne kadar kayıplara karışmış şahitler tek tek çıkıverirler ortaya. İş üstünde Mobesa kameralarına yakalanan hırsızın bile “görüntüler montaj” dediği bir ortamda, bunca zamandır ortaya çıkmayan kayıtların piyasaya dökülmesine Tayyip Bey ve şürekâsından başka inanan olur mu bilemem. Ama ellerinde anlattıklarıyla ilgili en küçük bir delil olsaydı bugüne kadar beklemeyeceklerini, meydanlarda, ekranlarda sergileyeceklerini, tepe tepe kullanacaklarını bilmemek için budala olmak gerek.
 
 
 
Kadın istismarında yok birbirinizden farkınız
 
 
28 Şubatçılar algı operasyonlarını örtülü kadınlar üzerinden yürüttüler. Fadime’yi ve diğer kadınları kendi siyasal amaçları için konu mankeni olarak en âdi biçimde kullandılar. Bugün Erdoğan da yine kadını, özellikle örtülü kadını kendi siyasal amaçlarına meze yapıyor. Gezi’yi itibarsızlaştırmak, Gezicileri şeytanlaştırmak için, kendi kitlesini en fazla etkileyeceğini bildiği örtülü Müslüman kadın imajını kullanıyor. Kadının aşağılanması ve araçsallaştırılmasında; kadın, özellikle de örtülü kadın üzerinden psikolojik harekât planlanması ve siyaset yapılmasında 28 Şubatçılarla AKP iktidarının ve onun başbakanının hiçbir farkı yok. Biri aynı filmin darbeci vesayetçi versiyonuydu, diğeri Müslüman muhafazakâr versiyonu.
 
Her kesimden örtülü ve örtüsüz kadınlar bu gerçeği kavrayıp kendileri üzerinden siyaset yapılmasına, kendileri üzerinden üretilmiş yalanlarla toplumun cepheleştirilmesine, erkek egemen iktidarların kendilerini araçsallaştırmasına birlikte karşı çıkabilene kadar, Fadimeler, Zehralar, bizler hepimiz çirkin siyaset oyunlarının kurbanı olmaya devam edeceğiz.

Devamı T24'te...

(DSE)
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com