Başörtüsü Dişiliği Ortadan Kaldırmıyor. Tam tersine...

Başörtüsü Dişiliği Ortadan Kaldırmıyor. Tam tersine...
Nilüfer Göle'nin Modern Mahrem kitabıyla Türkiye'deki yaygın algıları yerle bir etmesi ile yapılan söyleşiler, yeni okumaları beraberinde getiriyor..

"Başörtüsü dişiliği ortadan kaldırmıyor. Başörtüsü daha dişi. Ama farklı bir dişilik... Daha dişi, çünkü bir kere kadın unisex olmaktan çıkıyor. Örtünenin kadın olduğunu biliyoruz. Üstelik daha da görünürleşiyor. Mesele sanıldığı gibi dişiliğinden yoksun olma meselesi değil; dişiliğin örtünerek tanımlanması. Burada apayrı bir vurgu ve mesaj söz konusu. “Örtündüğüm andan itibaren sürekli ulaşılabilir olma çağrısından kendimi korumuş oluyorum...”

Yukarıdaki çarpıcı tespitler ünü Türkiye sınırlarını aşan Profesör Dr. Nilüfer Göle'ye ait.

Ayşe Çavdar'ın, Nilüfer Göle'nin Paris'teki atölyesinde 10 gün boyunca yaptığı söyleşilerin bir ürünü olan bu kitap, bir anlamda Göle'nin akademisyen olarak hangi sırat köprülerinden geçtiğinin öyküsü. Onun entelektüel biyografisi... Fonda ise 'yeni tespitler' var. Darbelerle, AKP'yle, 68 gençliğiyle, mahremiyetle, feminizmle, kadınla, öteki Avrupa'yla ilgili tespitler. Ve tabii ki İslam ve Müslümanlarla ilgili fütürist öngörüler. Göle "Müslümanlık Avrupa'yı belirleyecek" diyor. Okuyucuyu İslam'ın söz sahibi olduğu bir dünya deseninin derinliklerine davet ediyor.

İşte söyleşiden öne çıkan çarpıcı ara başlıktan bazıları:


İlkokulda “nerelisiniz?” diye bir soru gelmişti. Herhalde öğretmen “nerede doğdunuz?” diye soruyordu. Ben “Doğuluyum” deyivermiştim. O dönem henüz Doğu bana öğretilmemişti, gitmemiştim. İlkokul dördüncü sınıftaydım. Arkada oturuyordum, uzun boyluydum. Bütün sınıfın dönüp bana baktığını hatırlıyorum. Kızardım. Bir tür damara basmaktı yaptığım. Hayal meyal bunun bilincindeydim. Bir rahatsız etme isteği... Algıyı kırmak için…

Marjinallik ve sol


Kendimi hep normal ve merkezde hissettim, ama uçlarda buldum. Merkezkaç olmadan tutunabilmişim bir şekilde. Kimi arkadaşlarım uyuşturucudan öldü. Kimileri hapse girdi. Ama sol ile hippilik arasında bir gerilim vardı. Batı'da yaşıyor olsaydım, bu gerilim olmazdı. Aslında kendi içimde tutarlıydım. Sol marjinallerle, kültürel marjinallerin, karşıt kültür ile sol eleştirel hareketin iç içe olması gerektiğini hissediyordum.

1960 darbesi, İnönü ve Menderes

Bütün “İnönücüler” ve Halk Partililer darbeden yanaydılar. Halbuki bizim evde korku ve üzüntü vardı. Onun için hiçbir zaman, Halk Partili bir ailenin çocuğu olmama rağmen, darbeyi sevmek zorunda hissetmedim kendimi... Halk Partililiği hissettim, ama hiçbir zaman Demokrat Parti'ye düşmanlık beslemedim. İnönü'ye ne kadar yakın olsak da Menderes'in şahsına büyük bir sempatimiz vardı ailece.

Kemalizm

Atatürkçülük'le Kemalizm'i bir tutmamalı. Ben bunu hiç yapmadım, yaptığım yerde de hataya düştüm.

Demirel

Demirel iki darbe arasında hep statükocu bir rol oynadı ve korktu.

Cumhuriyet çocuklarını sevmiyor…

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılması bana çok şiddetli gelmişti. Cumhuriyet'in çocuklarını yeterince sevmediğini o zaman düşünmeye başladım. Bu çok ağır bir düşünceydi...

YÖK askeri bir düzen


YÖK'e gittiğim günü hiç unutmuyorum, askeri bir binaya girer gibi girdik. Gene o Alman mimarisi. Bir komisyon kurulmuştu, oturduk masanın etrafında. Askeri bir düzen vardı. Çıkarken anladım benim ne söylediğimin hiçbir önemi olmadığını. Kan beynime sıçramıştı. Türbanla kalaşnikof aynı şey gibiydi adamların gözünde. Hiç abartmıyorum. Elimize türbanın ne kadar büyük bir İslami terör tehlikesi barındırdığını ve kabul edilemeyeceğini söyleyen bir rapor tutuşturdular.

Cumhuriyet olgunlaşıyor

Cumhuriyet şu anda kendisi için bir klasisizm üretiyor ve gençlik psikolojisinden çıkmaya başlıyor. Delikanlılık, gençlik bitiyor; olgunlaşıyor Türkiye. Ama bu desende tek aktör yok. Sadece Müslümanlar üretmiyor bu deseni. Koreografi gibi yine. Farklı figürlerle sahneye çıkan pek çok dansçı var.

Sol ve bale

İçinde olmadığım ama çoğu zaman yürekten desteklediğim, entelektüel olarak beslendiğim sol hareket benim için müthiş bir hayal kırıklığıydı. Çünkü inanılmaz bir sertlikle “niye dans ediyorsun, bale yapma, böyle giyinme” diyorlardı. Jandarma bölgesiydi ODTÜ. “Halk” diyorlardı jandarmaya. “Halk seni esrarkeş sanacak.” Çünkü ben modern bale yaptığım için o dönem dar pantolon, bot ve deri ceket giyiyordum. Benim o karşıt kültürün temsillerini üzerimde taşıyor olmam solun ahlakçı ve püriten yapısına ters düşüyordu.

Solun damarı

Solda beni çok rahatsız eden bir damar var. Bu damarı asla tahammül edemediğim, sürekli yargılayan, ahlakçı bir bakış açısı şekillendiriyor. Bu bakış açısı sayesinde nasıl olsa onlar hep “daha haklı”, “daha saf”, “daha az taviz vermiş” oluyorlar. Ama bugünkü manzaraya baktığımda aslında saf kalanın ben ve benim gibiler olduğunu, hiç taviz vermeden yaşadığımı görüyorum.

Örtünmek

Örtünmek kadınlığın daha da çok vurgulanması demek. Kadın, erkekten farklılaşıyor. Hemen tanınır oluyor. Halbuki 1968'de biz unisex'e doğru gitmiştik. O dönemin rockçılarını, kızları, twiggy'leri düşünün. Kadınla erkek arasında müthiş bir alışveriş vardı. Kız mı, erkek mi ilk bakışta anlaşılmıyordu. Erkekler saçlarını uzatıyorlardı. Kızlar daha erkeksi saç modelleri buluyorlardı. Zayıflık bile o zaman geldi. 1968 bir anlamda modern burjuva toplumunun eleştirisiydi ve zaten onun sonu oldu.

Modernlik ve arzu objesi olma


Örtünen kızlar bence hem sosyal bir olgu olarak çok önemliler, hem de yaşadığımız dünyaya çok ilginç bir ışık tutuyorlar. Beni etkileyen tarafı, hepimizi mahremiyet üzerine yeniden düşünmek durumunda bırakmaları. Çünkü modernlik bizi sürekli açarak, kamusal alanda ulaşılabilir kılarak hayata geçiriyor iddiasını. Bunu her alanda gerçekleştirmek istiyor. Bütün bir modernlik, ulaşılabilirlik kavramı üzerinden okunabilir. İletişim teknolojilerinden tutun, sizin birey olarak, “arzu objesi” olarak ulaşılabilir olmanıza kadar her alanda bu iddianın izlerini sürebilirsiniz. Toplumda ne kadar sirkülasyona girerseniz o kadar iyi. Onun için modern toplumları, Foucault'nun dediği gibi, “confession” (itiraf, günah çıkarma) toplumları olarak düşünebiliriz. Çıkın, ifade edin kendinizi.

Seküler dişilik ve örtü

Seküler dişilikte, örneğin feminizm sonrasında püritenliğe karşı çıkan dişilikte “ben ulaşılabilirim” mesajı da var. Bu “ulaşılabilirim” mesajını diklenerek veriyor feminizm. Diyor ki “ulaşılabilir olmak özgürlüktür.” Mahremi hatırlatan örtü, bence buna yapılmış en büyük eleştiridir. Benim söylemeye çalıştığım da bu, ama yeterince anlaşılmıyor. “Herkese ulaşılabilirim, onun için özgürüm” mesajı çok ağırdır kadınlar için. Bunun için sürekli modaya uyacaksınız, fit olacaksınız, mahremiyetiniz yokmuş gibi, herkes orada değilmiş gibi davranacaksınız...

Başörtüsündeki dişilik

Başörtüsü dişiliği ortadan kaldırmıyor. Başörtüsü daha dişi. Ama farklı bir dişilik... Daha dişi, çünkü bir kere kadın unisex olmaktan çıkıyor. Örtünenin kadın olduğunu biliyoruz. Üstelik daha da görünürleşiyor. Mesele sanıldığı gibi dişiliğinden yoksun olma meselesi değil; dişiliğin örtünerek tanımlanması. Burada apayrı bir vurgu ve mesaj söz konusu. “Örtündüğüm andan itibaren sürekli ulaşılabilir olma çağrısından kendimi korumuş oluyorum...”

Feminizm tarihi hatası

Bence örtünen kızlar feminizmden çok şey öğrendiler. Ama feministler örtünen kızlardan öğrenmeyi reddediyorlar. Bu çok korkunç bir şey. Bence feminizm bu yüzden bitti. Tarihle randevusunu Müslüman kızlara karşı geliştirdiği düşmanlık yüzünden iptal etti. Bence bu affedilmez bir şeydir.

Batı'nın feminizmi

Tek bir feminizm olamaz. Baskın feminizm seküler, Batı'nın formatladığı feminizmdir. Feminizm bu formatla bir yere varamaz. Örtülü kızlar da başka bir feminizm üreteceklerdir belki de. Tek kamusal alan tanımı Avrupa'dan çıkamaz. Güzelin, etiğin, estetiğin, değerlerin tanımlarını sadece Batı yapamaz...

Mahremiyet yok artık!

Mahremiyet yok artık, çünkü herkesin evinde internet var, cep telefonlarıyla her an birbirimize bağlanıyoruz. Onun için sınırlar giderek erozyona uğradı. Böylesi bir aşamada ortaya çıkan bir mahremiyeti koruma girişimi olarak örtünme bana çok ilginç geliyor. Örtünün, sembolik olarak çok yüklü olduğunu düşünüyorum. Modernliğe set çekme meselesinde başarılı olabilir mi? Bu da başka bir soru. Ama bizi düşündürüyor. Bir fikir, bir çaba olarak düşündürüyor...

Mahremin Göçü

Yazar: Nilüfer Göle
Söyleşi: Ayşe Çavdar
Yayınevi: Hayykitap - 138
Kategori: Söyleyecek Sözü Kalanlar - 5
Türü: Biyografi / Politika / Sosyoloji
Birinci baskı: Şubat 2011
Sayfa sayısı: 240

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com