'Bugünün Karl Marx’ı İran’dır'

'Bugünün Karl Marx’ı İran’dır'
Ortadoğu’nun “parçalanmaması için” ABD’nin Suriye konusunda daha etkin rol alması gerektiğini savundu.

24 Kasım tarihli Washington Post’ta yayınlanan “Suriye, Ortadoğu’yu bir arada tutmak için merkezi önemde” başlıklı makalesinde ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Obama yönetimini Suriye ve Ortadoğu konusunda yeterince inisiyatif almamakla eleştiriyor ve İran’ın bölgedeki nüfuzunun arttığını iddia ederek durumdan şikayet ediyor. Makalede özet olarak ABD’nin, Suriyeli muhalifleri silahlandıması ve İran’a karşı bölgeyi tutabilmek için Suriye’deki gelişmelerde ağırlık koyması gerektiğini söyleyen Rice, Ortadoğu’daki tüm “kötülüklerin” ve mezhepçi şiddetin kaynağının ise İran olduğunu iddia ediyor.

“Bildiğimiz Ortadoğu” parçalanıyor

“Suriye’deki iç savaş, bildiğimiz haliyle Ortadoğu’nun parçalanma hikayesinin son perdesi olabilir” cümlesiyle başlayan makalede Rice, ABD’nin Ortadoğu “ülküsü”nün yitirildiğine dair endişelerini şu sözlerle ifade ediyor: “Bölgeyi bir arada tutma ve somut anlamda hoşgörü, özgürlük ve demokratik istikrar temelinde yeniden inşa etme fırsatı ellerimizden kayıp gidiyor.”

Rice’ın “endişesi”nin temeli, bölgedeki mezhepsel kutuplaşmalarda görülen artışa dayanıyor:

    “Mısır ve İran uzun erimli ve kesintisiz bir tarihe ve güçlü ulusal kimliklere sahipler. Bu durum, halen geniş kesimleri asimile edilmiş olmaktan uzak, Ankara tarafından güvenilir bulunmayan ve bağımsız bir ulus kurma umuduna kapılmış Kürtleri bir kenara koyarsak, Türkiye için de geçerli.

    Diğer tüm önemli devletler, sınırları Fransa ve İngiltere tarafından etnik ve mezhepsel farkılıklar gözetilmeksizin cetvelle çizilmiş olan modern dönem oluşumlarıdır. Sonuç: Sünni bir monarşi tarafından yönetilen ve nüfusunun yüzde 70’i Şii olan bir Bahreyn. Suudi Arabistan’ın yüzde 10’luk Şii nüfusu, ülkenin doğusundaki en zengin illerde yaşamakta. Irak, yüzde 65 Şii, yüzde 20 Sünni Arap ve geri kalanı ise Kürtlerden ve diğer unsurlardan oluşan ve 2003 yılına kadar hepsini demir yumruklu bir Sünni diktatörün yönettiği bir ülkeydi. Ürdün nüfusunun yaklaşık yüzde 70’i Filistinli. Lübnan kabaca Sünniler, Şiiler ve Hristiyanlar arasında bölünmüş durumda. Bir de, Nusayri bir azınlık tarafından yönetilen Sünnilerin, Şiilerin, Kürtlerin ve diğerlerinin toplandığı Suriye var.

    Ortadoğu’nun kırılgan devlet yapıları onyıllar boyunca krallar ve diktatörler tarafından bir arada tutuldu. Ama özgürlük ateşi Tunus’tan Kahire’ye, oradan da Şam’a sıçrayınca, otorite yanlıları kontrolü yitirdiler. Şimdiki tehlike, bu yapay devletlerin parçalara ayrılması.”

Rice’ın sözleri ilk bakışta Ortadoğu’da giderek artan mezhep karşıtlıklarından rahatsız olduğu ve bunun ABD idealleriyle çeliştiği izlenimi yaratsa da, hem tarihsel olgular bunu yalanlıyor, hem de makalenin devamında Rice’ın esas rahatsızlığının bu olmadığı anlaşılıyor.

Rice’ın el çabukluğuyla hasıraltı ettiği gerçek, bugüne kadar Irak’ta ve Lübnan’da yaşanan mezhepsel ve etnik çatışmaların ABD eseri olması. Herşeyden önce NATO’nun ABD öncülüğünde Yugoslavya savaşından beri dünyanın pek çok farklı bölgesinde mikro-milliyetçilikleri besleyen ve mezhepsel ayrılıkları derinleştici politikalar uyguladığı biliniyor. Bunun ötesinde, özellikle çatışmaların Suriye’ye sıçratılmasıyla başlayan süreçte belirginlik kazanan ve bölgede bir “Sünni eksen” kurmaya dayalı çabaların bir ABD projesi olduğu da bilinmekte. Nitekim, Suriyeli “muhalifler” ağırlıkla silahlı Sünni gruplardan oluşuyor ve bunlar, ABD ile Suudi Arabistan, Katar ve AKP Türkiyesi gibi gerici yönetimlerce besleniyorlar.

Biri İran’ı durdurmalı
Rice’ın esas rahatsız olduğu şeyin mezhebe dayalı ayrışmalar değil, İran’ın Şii’ler üzerinden bölgede artan nüfuzu olduğu şu ifadelerinde belirginlik kazanıyor:

    “Suriye’deki çatışma Irak’ı ve diğerlerini kırılma noktasına sürüklüyor. Aynı zamanda, ABD’nin çekilmesi Iraklı siyasetçileri hayatta kalmak için mezhepçi müttefiklere sarılmaya teşvik etmiş oldu. Başbakan Nuri el-Maliki Amerikalılara güvenemeyecekse, Tahran’a karşı riske girmeyecektir.

    ...

    Suriye parçalanırken Sünniler, Şiiler ve Kürtler, mezhep kaynaklı bölgesel bir ayrışmanın içine doğru çekiliyorlar. Karl Marx bir zamanlar tüm dünya işçilerini, ulusal sınırları aşıp birleşmeye çağırmıştı. [İşçilere], kendi aralarındaki ortak yanların, kendilerini milliyetçilik adına ezen hakim sınıflarla paylaştıklarından daha fazla olduğunu anlatmıştı. Marx, işçileri ulusal kimliğin ‘yanlış bilinci’nden kurtulmak konusunda yüreklendirmişti.

    Bugünün Karl Marx’ı İran’dır. İran, Şiiler arasındaki nüfuzunu yaygınlaştırarak onları Tahran’ın teokratik bayrağı altında birleştirmeyi ve Bahreyn’in, Suudi Arabistan’ın Irak’ın ve Lübnan’ın bütünlüğünü yok etmeyi tasavvur ediyor. İran, işlerini yaptırmak için terörist grupları, Hizbullah’ı ve güney Irak’taki Şii milisleri kullanıyor. Suriye ise temel taşı durumunda, Arap Ortadoğu’suna köprü vazifesi görüyor. Tahran artık kendi güvenlik güçlerinin Esad’ı desteklemek için Suriye’de çalıştığını saklamıyor. Bu bağlamda, Tahran’ın nükleer silah edinme yönündeki koşuşturması sadece İsrail için değil, tüm bölge için bir problem teşkil ediyor.”

Rice’ın ABD’nin bölgede “Şii ekseni” olarak bilinen İran-Suriye-Hizbullah hattının karşısında bir Sünni ekseni güçlendirmeye dönük projeksiyonlarını meşrulaştırmaya hizmet eden böyle bir yaklaşımı benimsemesi anlaşılır bir durum. Nitekim, İran’ı “şeytanlaştıran” Rice, makalenin başka bir yerinde, bölgedeki etnik ve mezhepsel çatışmaları sürekli kaşıyan ABD değilmiş ve en büyük mezhep savaşlarının fitilini ateşleyen Irak işgali olmamış gibi, “Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından ABD, çok-etnili ve çok-mezhepli bir demokrasiyi yerleştirmenin, otorite yanlılarının yapamadığını yapabileceğini umut etmişti: tüm bu grupların ortak bir gelecek için tutunabilecekleri bir umuttu bu. Bunu, kapsayıcı hükümetlerin kurulmasını sağlayan seçimler sayesinde bir dereceye kadar başarmış oldu. Ama bu kurumlar genç ve kırılgan durumda ve bölgedeki daha büyük mezhepsel patlamaların ağırlığı altında ezilmekteler” diye yazıyor.

Rice, ABD’nin bölgedeki siyasi varlığının mezhep çatışmalarını engellediğini ve farklı grupların bir arada barış içinde yaşaması için gerekli olduğunu vurguluyor. Bahreyn, Suudi Arabistan, Irak, Suriye ve Lübnan gibi “kurbanların” İran’ın Şiileri kışkırtan politikalarından mağduru haline geldiğini söylemiş oluyor. Oysa Suriye’de bulunan El Kaide dahil silahlı Sünni grupları destekleyenlerin, ABD ve onun Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi müttefikleri olduğu biliniyor. Lübnan’da Hizbullah’a karşı Selefist grupları destekleyen ve silahlı provakasyonlar tertipleyenlerin yine aynı ülkeler olduğu pek çok kez yazıldı. Yine, Rice’ın İran tarafından “kaşındığını” ima ettiği bir diğer ülke olan Bahreyn’de, halkın çoğunluğunu oluşturan Şiiler ayaklandığında göstericiler, Mısır, Libya ya da Suriye’de olduğu gibi “Arap Baharı’nın özgürlük savaşçıları” olarak selamlanmak yerine, Suudi Kraliyet ordusunun saldırısına maruz kalmıştı.

İran nasıl “bugünün Karl Marx’ı” oldu?
Rice’ın gerçekleri böylesine tersyüz eden iddiaları yazabilmesi anlaşılır bir durum, zira kendi ifadesiyle “bildiğimiz haliyle Ortadoğu”nun yaşadığı değişimin mimarlarından birisi. George W. Bush döneminde, 2001-2005 yılları arasında Ulusal Güvenlik Danışmanı, 2005-2009 yılları arasında ise Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Rice o dönemde, Başbakan Erdoğan’ın da eşbaşkanı olmakla övündüğü Büyük Ortadoğu Projesi’nin fikir babalarından birisiydi.

Ancak bu bilgiler, Rice’ın “parlak” makalesindeki “bugünün Karl Marx’ı İran’dır” cümlesiyle dile gelen ve Marx’ın işçilere çağrısıyla İran’ın Şiilere çağrısı (?) arasında benzerlik kuran teze dair yeterince açıklayıcı olamıyor. Rice’ın Ortadoğu’ya dair bir makalede, hiçbir sol parti ya da harekete değinmediği halde, anti-komünist refleksler göstermensinin nedenini anlamak için 2001’den önce üstlendiği görevlere bakmak gerekiyor. Nitekim biyografisinde, 1981’den 1993 yılına kadar Stanford Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalışan Rice’ın uzmanlık alanının Sovyetler Birliği olduğu görülüyor. Performansıyla dikkat çeken Rice, 1989’da Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Sovyetler Birliği uzmanı olarak çalışmaya başlıyor. Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen ideolojik mücadelede kilit bir isim olan Rice’ın, o dönemin başkanı George Bush’un Sovyetlere yönelik politikalarının mimarlarından olduğu biliniyor.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından üniversitedeki kariyerine dönen Rice, bu dönemde de, Kazakistan gibi eski Sovyet ülkeleriyle olan ilişkilerde önemli roller üstlenmeye devam etti.

Bahsi geçen dönem, Rice’ın İran’la ilgili bir makaleye sokuşturduğu yersiz Marx benzetmesinin de açıklamasını sunuyor. Birikimini ve entelektüel yatırımını büyük ölçüde anti-komünizm ile yapmış olan Rice, sanki biraz “hazırdan” yiyor.

ABD nerede?

İran’ın bölgeyi nasıl tehdit ettiğini uzun uzun anlattıktan sonra Rice, ABD müttefiklerinin buna nasıl karşılık verdiklerini şu sözlerle anlatıyor:

    “Buna yanıt olarak Suudi Arabistan, Katar ve diğer komşu ülkeler Sünni fraksiyonları silahlandırıyor ve destekliyorlar. Türkler, Kürtlerin Suriye’den koptuktan sonra Türkiye’deki kardeşlerini de aynısını yapmaya cesaretlendirmesinden umutsuzca korkmaları nedeniyle, çatışmanın içine çekiliyorlar... Ankara’nın geçtiğimiz ay boyunca NATO’dan yardım talep eden çığlıkları, dikkatimizi çekmiş olmalı. Fakat ABD nerede?

   ...

Geçtiğimiz günlerde Fransa, İngiltere ve Türkiye, geniş anlamda tüm Suriyelileri temsil eden yeni kurulmuş muhalefeti tanıyarak bölgedeki diplomatik boşluğu doldurmuş oldu. ABD onları izlemeli ve bu birleşmiş grubu, Esad sonrası bir çerçeve için kapsayıcı bir yaklaşımı sürdürmesi koşuluyla, savunma silahlarıyla silahlandırmalı. ABD ve müttefikleri aynı zamanda masumları korumak için bir uçuşa yasak bölge oluşturulmasını da göz önünde tutmalı. Amerika’nın ağırlığına ve etkisine ihtiyaç duyuluyor. Bunu, çıkarları bizimkiyle örtüşmeyen bölgesel güçlere bırakmak, yalnızca derinleşen mezhepçiliği alevlendirmeye yarar.”

Rice’ın makalesi birkaç işlevi birden üstleniyor. Hem Obama yönetimine “daha agresif politikalar izleyin” tavsiyesinde bulunuyor ve bunun gerçekleşmemesi durumunda bölgeyi “İran’a kaptırma riski” olduğuna işaret ediyor, hem de yaşananları ABD’nin bölgedeki rolünü meşrulaştırıcı bir çerçeveden yorumlayarak tam anlamıyla ideolojik bir metin olma özelliği taşıyor. Zira, savaşa girme konusunda başından beri bölgenin en istekli ülkesi olan Türkiye’nin “çatışmanın içine çekildiğini” iddia etmek, başka türlü mümkün olmazdı.

Rice ayrıca ABD’nin geriden durmasının yaratacağı olası risklere karşı Obama yönetimini “terörizm tehlikesi” gibi bilinen söylemlerle uyarıyor:

    “Elbette riskler var. Kanlı çatışmalarla geçen bir senenin ardından, El Kaide dahil en aşırı unsurlar güçlenmiş durumda. İç savaşlar en kötü kuvvetleri güçlendirme eğilimine sahiptir. Esad’ın düşüşü, aslında bu tehlikeli grupları iktidara taşıyabilir.

    Ama Ortadoğu devlet sisteminin çökmesi daha ağır bir risk. İran kazanacak, müttefiklerimiz kaybedecek ve onyıllar boyunca bölgede yaşanacak sefalet ve şiddet bugünkü karmaşanın bile ruhuna rahmet okutacak.

    Savaş Ortadoğu’da sönmüyor, aksine alevleniyor. Seçimler bitti. Artık Amerika adı atmalı.”

Rice’ın El Kaide dahil teröristlerin iktidara gelmesinden daha tehlikeli bulduğu durum, İran’ın bölgedeki dengelerde ağırlığının artması. ABD’nin özellikle “Arap Baharı” sürecinde El Kaide dahil radikal islamcı gruplarla işbirliğini artırdığı ve istihbarat kanalları üzerinden bu grupları yer yer desteklediği biliniyordu. Nitekim Lübnan’da ve Suriye’de çatışan Selefi gruplardan çok da rahatsız olmayan ABD yönetimi, aynı grupların örneğin Mısır’da parlamentoda bulunmasından ya da Libya’da şeriat ilan etmesinden de rahatsız değil. Rice, Obama’ya özetle “Ortadoğu’yu İran’a kaptırmak istemiyorsan, Suriye’ye müdahil ol” demiş oluyor.  (BCK)

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com