Çözüm(süzlük) süreci!..

Çözüm(süzlük) süreci!..
Sonu başından belli olan bu açılım süreci ile ilgili, bundan 3 buçuk yıl önce yaptığımız tespitlerin, ne kadar doğru olduğunu bugün yaşayarak görüyoruz...
Evrensel ERDOĞAN | evrenselerdogan@sansursuzhaber.com

Adı şu günlerde “Çözüm” diye sunulmaya çalışılan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü tehlikeye sokan ve ülkemizi adım adım “çözümsüzlüğe” sürükleyen süreci kamuoyu kaygıyla izliyor. Bu konuda 10 Aralık 2009 tarihinde kaleme aldığım “Açılım… Ama nereye kadar?” başlıklı yazıyı, bugün sizlerle yine paylaşmak istiyorum. Sonu başından belli olan süreç ile ilgili, bundan 3 buçuk yıl önce yaptığımız tespitlerin, ne kadar doğru olduğunu bugün yaşayarak görüyoruz...
 
Açılım… Ama nereye kadar?
Adı bile bir ay içinde 3 defa değişen Açılım Projesinin AKP Hükumetinin kendi hür iradesiyle oluşturulan bir proje olmadığı kesindir. Esasen ortada tartışılabilecek çerçevesi ve içeriği belli somut bir projenin olduğu da şüphelidir. Başbakan ve AKP sözcülerinin ifadesi ile “Bu ucu açık bir süreçtir.”

Dış güçlerin baskısı ile yola çıkan Hükumet mevcut istekler göz önüne alındığında şu ana kadar muhataplarını memnun edecek somut bir yenilik de getirmemiştir.

Aslında şu safhada konuların müzakere edilip bazı ön mutabakatların sağlanmasında Hükumetin muhatabının da kim olduğu açıkça belli değildir. Bu arada Başbakan ve İçişleri Bakanı Hükumet adına, adı öyle olmasa da etnik bir grubu temsil eden ve hatta bir anlamda terör örgütü PKK’yi ülkeye barış ve huzur getirecek savaşçılar kabul eden DTP’nin parlamentodaki temsilcilerini muhatap kabul ederek kendileriyle bazı görüşmeler yapmıştır. Buna karşın DTP’liler, kendilerini asli muhatap kabul etmeyip, başkan dedikleri Öcalan’ın ve PKK’nin açılım sürecine doğrudan katılması gerektiği şeklindeki yerine getirilmesi imkansız bir talebi olmazsa olmaz bir koşul olarak ileri sürerek daha işin başında çocuğun ölü doğmasına neden olmuşlardır.

Hudut kapılarından üniformaları ile yurda giren ve nöbetçi (!) mahkemelerce etkin pişmanlık kılıfına uydurularak salıverilen teröristlerin pişmanlık sözünü hiç ağza dahi almayıp “Başkanımızın emri ile geldik” şeklindeki beyanları bu kişilerin halen PKK terör örgütünün üyeliklerinin devam ettiğinin kesin kanıtıdır. Bilindiği üzere hiçbir eyleme karışmamış olunsa bile terör örgütü üyesi olmak ceza yasalarımıza göre bir suçtur. Öte yandan bu kişilerin dağlara silahla mantar ya da çiçek toplamak için çıkmadıkları da bilinmektedir.
Büyük törenlerle karşılanan ve DTP’nin otobüsleri ile eski deyimiyle muhayyel ve mutasavver başkent Diyarbakır’a zafer çığlıkları ve işaretleri içinde getirilen bu kişiler Güney Doğu’da muhtelif illerdeki toplantılara konuşmacı olarak katılmakta ve stadyumlarda yapılan törenlerde şeref tribünlerinde ağırlanmaktadır.

Öte yandan hangi terör eylemine karıştıkları belli olmayan, çok farklı meslek dallarına mensup ve birbirlerini bile tanımayan, tek ortak noktaları Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlılık olan bir çok aydın kişinin fiziki bir yapıya sahip olmayan büyük bir ihtimalle sanal bir örgütün mensubu olmak suçundan yargılanmaları vicdanları sızlatmaktadır.
Gerçekten merak ediyorum. Bu kişiler bir an için örgüt mensubu olduklarını kabul edip mahkemeye T.C.K.’nın etkin pişmanlık maddesinden yararlanarak affedilmelerini isteseler ne yapılacaktır? Yoksa bu yasa sadece PKK mensupları için çıkarılmış özel bir yasa mıdır?

Öcalan bir terör örgütünün lideridir ve siyasi bir kimliği yoktur. Bu kişiyi başkan kabul eden ve esasen etnik bir grubu temsil etmesi nedeniyle Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Kanununa aykırı bir kuruluş olan DTP aslında PKK terör örgütünün ismi farklı olan siyasal koludur.
Temel hak ve özgürlükler kisvesine bürünerek hak aramak yerine Anayasamızın eşitlik ilkesi ile asla bağdaşmayacak şekilde farklı imtiyazlar talep edilmektedir.

Ucu açık olan ve nereye varacağı belli olmayan bu süreç içinde kendilerine ne verilirse verilsin, hangi haklar tanınırsa tanınsın alınıp cebe konulacak ama taleplerin ardı arkası hiç kesilmeyecektir. Ne zamana kadar? Ta ki Bağımsız Kürdistan Devleti (!) kuruluncaya kadar...
Bir zamanlar Kürtçe konuşmanın ve şarkıların söylenmesinin bile suç sayıldığı ülkede,her türlü yayın serbestisi bir yana Kürt dili okulların eğitim programları içine alınmıştır.

ılım sürecinin ilk adımlarının yasal olarak atılmasının hemen sonrasında yapılan bir takım iyileştirmelerin göreceli olarak sağladığı olumlu bir ortamdan memnun kalmak yerine, PKK’nin kuruluş yıldönümü ya da Öcalan’ın yattığı koğuşun fiziki koşulları bahane edilerek yurdun bir çok yerinde sistematik sokak eylemlerini başlatıp ortalığı savaş alanı haline getirmek, ne yazık ki her fırsatta barış kelimesini ağızlarından düşürmeyenlerin maskelerini düşürmüş ve asıl niyetlerinin ne olduğunu göstermiştir.

Geçen yıl Öcalan’ın zehirlendiği iddiası ile ortalığı ayağa kaldıran bu zihniyetin, Öcalan 5 yıldızlı bir otelde ikamete tabi tutulsa bile bu defa kendisine verilen havyarın Beluga Havyarı olmadığını ileri sürecek kadar densizlik içeren bahaneler yaratacağında hiç şüphe yoktur.
Bu bağlamda yaptığı işin bilincinde bile olmayan küçük çocukların hayatlarının hiçe sayılarak, polisleri taşlatmak için panzerlerin önüne atılması, herhangi bir sonuç almak için değil,olası bir yaralanma ve ölüm halinde , güvenlik güçlerini çocukları bile hedef almakla suçlamak için planlanmış art niyetli provokatif eylemlerdir.

Ne kadar haklı olunursa olunsun, hakkı ancak haklı zeminlerde ararsanız, haklı kalabilirsiniz. Aksi takdirde hak aramak adına tanımadığınız masum kişilerin işyerlerini ve otomobillerini kundaklar ve askeri konvoyları silahla tarayıp gencecik insanların hayatlarına kastetmek gibi caniyane eylemlere kalkışırsanız yasaklara karşı gelmiş ve insanlık suçu işlemiş olursunuz. Bugüne kadar yaşanan olaylara doğru teşhis konulabilmesi için biraz gerilere gitmek gerekmektedir.

“Şeyh Sait İsyanı”ndan Günümüze 
1925 isyanının lideri Şeyh Sait’in idam edilmeden önce “Hareketimiz görünüşte şeriatı geri getirmek için yapılmışsa da asıl amacımız bağımsız bir Kürt Devleti kurmaktı.” dediğini hatırlarsak taşlar daha kolay yerlerine oturacaktır.

O tarihlerde İngilizlerin de teşvikiyle başlatılan bu isyan Hükumetin Musul Petrollerinin geri alınması için planladığı bir harekatın yapılmasını engellemiştir.

Öte yandan 1937-38 Dersim İsyanında da kullanılan silahların İngiliz ve Fransız yapısı olduğu ve isyanın bu iki ülke yanında Fransız Mandası altındaki Suriye’nin de teşvik ve tahrikiyle başladığı ve Türkiye’nin böylesine iç gailelerle meşgul edilmesinin hedeflendiği bilinen tarihi bir gerçektir. 

1984 yılında başlayan PKK terörüyle 25 yılda sonuç alınamayınca bağımsız bir Kürt Devleti kurulması şüncesi bu defa gerek ABD ve gerekse AB tarafından ortaklaşa Özgürlük ve Demokratik Haklar Projesi gibi masumane bir görüntü içinde yeniden sahneye konulmaktadır.

Esasen ülkeyi Sevr ile bölmeyi başaramayan dış güçler, Cumhuriyetin kurulmasından bu yana sürekli Sünni - Alevi, Sol – Sağ, Laik- Anti Laik, Türk - Kürt gibi sun’i çekişmelerin fitilini ateşleyerek farklı kutupların oluşmasına neden olmuştur.     
Böylece ülke belki bölünmemiş ama zaman zaman oluşturulan çeşitli kamplaşmalar nedeniyle bir huzursuzluk ve endişe ortamı içine sürüklenmiştir.

Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri ifadesi buzdağının görünen kısmıdır. Gerisinde ise yukarıda da ifade etmeye çalıştığım Bağımsız Kürt Devleti kurulması amacı yatmaktadır. Anayasa Mahkemesinde tam DTP’nin kapatılma davasının görüşüldüğü şu günlerde AB’den ve ABD’den gördükleri desteğin verdiği şımarıklık ve pervasızlık içinde partinin eş başkanı hanımın partinin kapatılması halinde “Tabanımız dağa çıkmamızı istiyor.” şeklindeki sözleri terörün devam ettirileceği tehdidini içermek yanında, asıl tabanın dağdaki PKK’lilerin olduğu, kendi soyadında (Ayna) yansıyan bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır..

Öte yandan Kürt olmakla övünürken hangi nedenle Türk soyadını aldığı anlaşılamayan diğer eş başkan ve Diyarbakır’ın ünlü Belediye Başkanı hiç çekinmeden açıkça tehditlerini sürdürmeye devam etmektedirler..

Çok kısa özetlemek gerekirse Bağımsız Kürt Devleti  projesinin Mimarı ve Müteahhidi AB ve ABD Konsorsiyomu, Taşeronu ise TALABANİ, BARZANİ ve başında ÖCALAN’ın bulunduğu PKK Narko Terör Örgütüdür. DTP ise bu organizasyonda kendisine zaman zaman götürü iş verilen mevsimlik işçiler topluluğudur.

Proje adım adım gerçekleştirilirken, iş başındaki Hükumet kendisine verilen görünüşte Kürtlere Sınıf Atlatma görevini, öğrencilerin kopya çekmesine de tolerans tanıyarak yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da sıraların ve sınıfların tahribi ve hatta öğretmenlerin dövülmesi karşısında şaşkın ve ne yapacağını bilemez duruma düşştür. Belki bu ara sınavlara son da verilebilir.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim. Yıllardan beri gerek içte ve gerekse dışta ülkeyi bölmek için harcanan gayretler sonuçsuz kalmıştır.
Ama görünüşte Kürtlerle Türklerin kardeşliğini ve eşitliğini savunan bu açılım gerçek anlamda bir bölünmenin başlangıcı olmuştur. Yılardır binlerce şehide rağmen hiçbir yerde Türk – Kürt düşmanlığı yaşanmamıştır. Ama şimdi çeşitli yerlerde bunun emarelerini görmeğe başladık. Dua edelim ki şayet devam edilirse bu açılımın sonucunda barışa ulaşmak yerine ülke yıllarca sürecek  bir iç savaşın içine düşmesin…. 

Evrensel ERDOĞAN
10.Aralık.2009
Not: Bu yazı Anayasa Mahkemesinin kararından önce yazılmıştır.
(SANSURSUZHABER.COM)
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com