Cumhurbaşkanı Gül’ün önündeki tarihi fırsat

Cumhurbaşkanı Gül’ün önündeki tarihi fırsat
Bir önceki yazımda 1960 darbesiyle ilgili anılarınızı tazeleyerek,belli bir amaç uğrunda hukukun nasıl katledildiğini açıklamaya çalışmıştım. Niyetim yazımın ikinci bölümünde günümüzde yaşadıklarımızla bir kıyaslama yapmaktı. Fakat olaylar ve gündem öyle

GÜNDEME DAİR | SANSURSUZHABER.COM
 
1960 darbesinin gerçek nedeni söylenildiği gibi Demokrat Parti'nin cebir ve şiddet yolu ile Meclisi çalıştıramaz hale getirmesi ve bir anlamda onu ortadan kaldırması değildi. Darbe planları ilk defa Demokrat Parti'nin altın yılları sayılan bir dönemde 1954 yılında Kara Harp Akademisinde kurmaylık eğitimi gören ve daha sonra Milli Birlik Komitesinde de yer alacak genç subaylar tarafından başlatılmıştı. Birer Harbiyeli olan Atatürk ve İnönü’nün kurduğu Cumhuriyetin en üst makamında sivil bir Cumhurbaşkanı’nın bulunması yadırganıyordu. O makama ancak Harbiyeliler oturabilirdi. Öyle ki Harp Okulunda yapılan sembolik yoklamada ATATÜRK’ün okul numarası 1283 okunduğunda tüm öğrenciler ayağa kalkar ve hep bir ağızdan “İçimizde “ diye haykırırdı. Umarım bu ritüel devam ediyordur. Bu davranışla  öğrenciler  ATATÜRKe olan sevgi ve bağlılıklarını dile getirirken ayni zamanda kendilerini de  ATATÜRK’ ten bir parça gibi görürdü.

Ne ise darbeden sonra BAYAR Yassı Ada’ya gönderildi ve mahkum edildi. 1961 genel seçiminden sonra da  parlamentoda   Milli Birlik Komitesi Başkanı Cemal GÜRSEL  Cumhurbaşkanı seçildi. Gerek bu seçimin ve gerekse de bundan sonraki seçimlerin çok ilginç öyküleri vardır. Belki bir gün bunları da hatırlatırım.

Böylece ilk sivil Cumhurbaşkanı darbe ile görevinden uzaklaştırılınca bir Harbiyeli Cumhurbaşkanı olmuştu. Bundan sonraki dönemlerde görevdeki Genel Kurmay Başkanları kendilerini doğal Cumhurbaşkanı adayı olarak gördüler. İlk olarak Cevdet SUNAY daha sonra yine bir asker Fahri KORUTÜRK Cumhurbaşkanı oldu. 1980 yılında parlamentonun Cumhurbaşkanı’nı seçememesi de bahane edilerek darbe yapıldı ve Genel Kurmay Başkanı Kenan EVREN Cumhurbaşkanı oldu. Böylece ATATÜRK ve İNÖNÜ ‘den sonra BAYAR hariç Cumhurbaşkanı hep askerden seçtirildi. ÖZAL bu geleneği 1987 yılında bozdu.

Şimdi de bir başka konuya geçmek istiyorum. ERBAKAN’la  başlayıp ERDOĞAN ‘ a kadar gelen ve dünya görüşlerinde  dini etnisitenin hakim olduğu partilere asker pek sıcak bakmadı. MNP ,MSP ,REFAH ve FAZİLET Partilerinin  kapatılış nedenini hep TSK ‘dan bildiler. Bu kanı pek de yanlış sayılmazdı. ERBAKAN ‘ın Başbakan olduğu koalisyon da bir anlamda 28 Şubat sonrası istifa etmek zorunda bırakılmıştı. AKP ‘nin ilk yılları hep ne zaman kapatılacağız korkusu içinde geçti. Nitekim parti 2008 yılı Mart ayında kapatılmaktan kıl payı kurtuldu. Ne yapıp yapıp bu korkulu rüyadan kurtulmak gerekiyordu. Bu arada bildiğiniz gibi Fethullah GÜLEN laiklik karşıtı eylemler nedeniyle DGM’de yargılanırken Rahşan Affı denilen 1999 yılında çıkarılan af kanunu ile dava düştü. Bunun üzerine Hoca Efendi de Amerika’ya gitti. Gidiş o gidiş bir daha da dönmedi. 2005 yılında bu defa terör örgütü suçundan gıyabında yargılandı ama yeterince kanıt bulunmadığı için bu davadan da 2007 yılında beraat etti.

Yıllardır ayni düşünceleri paylaştıkları bilinen AKP ve Cemaat ortak bir düşmanı ortadan kaldırmak için harekete geçme zamanının geldiğine karar verdi. Düğmeye Cemaat bastı ve ERGENEKON ‘la ilgili bilgi ve belgeler 2008 yılı Temmuz ayında TARAF gazetesinde ifşa edildi. Sonrasını anlatmama gerek yok. Olayları hep beraber yaşadık. Oluşturulan Özel Mahkemeleri ve onların kararlarını biliyorsunuz.

AKP ile Cemaat arasında oluşturulan koalisyon ya da kutsal ittifakta ilk çatlak Cemaatin içine giremediği MİT’te 7 Şubat 2012 de yaşandı. Savcılar soruşturmaya gelmeyen Müsteşar FİDAN için yakalama emri çıkarttı. Devreye hemen Başbakan girdi. Daha sonra çok karşılaşacağımız “ Yedirmem. “  refleksiyle özel yasa çıkartılarak Başbakan’ın görevlendirdiği kişiler yargının yetki alanının dışına çıkarıldı. Kısaca bu kişilere bir anlamda suç işleme imtiyazı tanındı.

“Devlet adamları ülkenin geleceğini, politikacılar ise kendi geleceğini düşünür.”  şeklinde çok güzel bir söz vardır.İyi bir devlet adamı olmayan  Başbakan’ın   özellikle yandaşlarının kendine olan biat derecesindeki bağlılıklarını sürdürmesini bilen çok iyi bir politikacı olduğunu kabul etmeliyiz. Halkımızın daima mazlumun yanında olduğunu bilen Başbakan tüm seçimlerde mağduru oynadı ve başarılı oldu. FİDAN olayının önünde sonunda kendisine de dokunacağını görüp yukarıda sözünü ettiğim yasayı çıkarttıktan sonra artık mağruru oynama zamanının geldiğini düşündü. Zira iktidar asla paylaşım kabul etmezdi. Yalnız sırası gelmişken naçizane  Başbakan’a hatırlatmak isterim ki mazlumu  seven halk aksine mağruru da hiç sevmez. Unutmayalım ki Cuma Selamlığına giden padişahları “ Padişahım çok yaşa “  diye alkışlayanlar daha sonra sözlerini  “ Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var .” diye tamamlıyordu. Gezi olaylarına da yanlış teşhisler koyup gerçekle ilgisi bulunmayan olayları meydan meydan dolaşıp toplama kalabalıklara anlatırken gördüğü ilgi öz güvenini daha da artırdı. Dershaneler konusundaki çıkışıyla oy potansiyelini de düşük gördüğü Cemaati gelecek için en azından bir ekonomik tedirginliğe düşürdü. Başbakan’ın ilk tepkilere “Ne istediler de vermedik .” cevabı ayni zamanda kutsal beraberliğin ve hatta yönetimin yetkisiz bir güçle paylaşılması gibi bir suçun ikrarı idi.    Onları oyalarım diye hesaplamıştı. Ama hesap tutmadı. Belli ki her iki taraf da gün gelir lazım olur diye birbirleriyle ilgili çeşitli fişlemelere ve dosyalara sahiptiler. Bildiğiniz operasyonlar başladı.

Başbakan kendini en güçlü hissettiği bir anda başlayan operasyonlar karşısında şaşkına döndü. Savunma refleksiyle hata üstüne hata yapmaya başladı. İlk anda yine “Yedirmem “  dedi. Adı geçen bakanların ellerini otobüsün üzerinde maç kazanmış boksörler gibi yukarıya kaldırıp birlik ve beraberlik mesajları vermeye çalıştı. Ama ertesi gün 3 bakan kendilerine gönderilen ve Başbakan’ı öven mesajlar içeren istifa mektuplarını sundular. Bu durumu da Çevre Bakanının sözlü istifası sırasında öğrendik. Bu arada yıllardır beraber yürüdüğü kadim dostu İdris Naim ŞAHİN ‘in istifa ederken söylediği ağır sözler içinde Oligarşik yönetim  suçlaması çok dikkat çekiyordu.

Özellikle Rüşvet ve yolsuzluk skandalının üstüne gidilip gereğinin yapılacağını açıklamak yerine panik içinde olayları ört bas etmek için mahkeme kararlarının uygulanmaması, görevini yapan binlerce polisin sürülmesi, adli kolluk ile ilgili yasalara aykırı genelgeler çıkarılması kamu oyunda haklı olarak suçların ikrarı gibi algılandı.

Tüm yaşananlar herkesi büyük bir şaşkınlık içine soktu. Ne olmuştu da destan yazan polisler bu defa çete üyesi olmuştu. Ne olmuştu da daha düne kadar hukukun üstünlüğünü sağladığı ile övünülen adalet teşkilatı adli darbe yapıyordu.

Başbakan ünlü İspanyol yazar CERVANTES ‘in roman kahramanı DON KİŞOT’un  düşman zannederek yel değirmenlerine saldırması gibi aklına ne gelirse başta  Amerika, AB , İsrail ,Dış Güçler ve onların yurt içindeki taşeronları  gördüğü  siyasi partileri suçluyor ama asıl suça hiç değinmiyordu.

Siz hiçbir başbakan’ın herhangi bir devlet memurunu halka yuhalattığını duydunuz mu? Gözaltına alma karar veren savcıya halkın karşısında  “sen kimin adamısın ? “ diye soruyor ve “seninlw görülecek hesabımız var .” d,yerek tehdit ediyordu. . Bu sözler bile tüm savcıların birilerinin adamı olduğu şeklinde bir suçlama değil miydi? Zaten savunma yapılırken suçluluk da itiraf ediliyordu. Siyasi danışman AKDOĞAN ‘ın iktidarın suçsuzluğunu kanıtlamak için Cemaati kastederek ” Milli ordu için kumpas kuruldu ”  ve daha sonra metafor yaparak kurbağa ve akrep hikayesi anlatması bu yanlışların tipik örnekleriydi.

Başbakan son olarak HSYK ile ilgili kanunda değişiklik yaparak kurulun fiilen Adalet Bakanına  ( realitede kendisine ) bağlı ve bağımlı, yürütmenin emir ve gözetimi altına sokacak bir yasayı süratle çıkarmada kesin kararlı görünüyor. Tüm mitinglerde karşısındaki topluluğu işaret ederek “ Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin yani sizindir .”  diyen Başbakan’ın 3,5 yıl önce partisinin hazırladığı ve halkın % 58 oyla kabul ettiği Anayasa ile yürürlüğe giren esasları, yasa ile değiştirip,  çok değer verir göründüğü millet   iradesinin hiçe sayılmasını yani aldatılmalarını başta  yetmez ama evetçiler  asla unutmayacaktır.

Başbakan’a böyle bir yasanın Anayasa Mahkemesince iptal edileceğini birileri mutlaka söylemiştir. Fakat yasa kabul edildikten sonra Anayasa Mahkemesinin yasayı iptal etmesi atı alanın Üsküdar’ı geçmesini engellemeyecektir. Bu arada istenilen tüm değişiklikler yürürlüğe sokulmuş olacaktır. Zira bilindiği gibi Anayasa  Mahkemesi  kararları geriye doğru işlemez.

Peki şimdi ne olacak? Önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanı GÜL ‘ün önüne 7 yıllık görev süresinin belki de en önemli kanunu imzalanmak üzere gelecektir. Cumhurbaşkanı ya tarafsız davranarak ve ettiği yemine uyarak yasayı Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesi ile meclise iade edecek ya da imzalayarak Yargı Erkini de Yürütmenin emrine sokmak gibi Anayasal bir suçun ortağı haline gelecektir.

Şüphesiz Cumhurbaşkanı’nın yasayı iadesi kesin bir sonuç doğurmaz ama Başbakan’ın her isteğine tartışmasız “ evet “ diyen AKP Millet Vekillerini en azından vicdanları ile baş başa bırakarak “ Sahi biz ne yapıyoruz? “ sorusunun sorulmasını sağlar. Neler olacağını hep beraber göreceğiz.

Not :Yazının uzunluğu için özür diliyor ve sabırla okuyanlara teşekkür ediyorum.



EVRENSEL ERDOĞAN | SANSURSUZHABER.COM                            

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
      Çok Okunanlar
        Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
        Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
        E-Posta: info@sansursuzhaber.com