Film'in İçinde Hayat Olmalı!

Film'in İçinde Hayat Olmalı!
Çağan Irmak'ın filmi Prenses'in Uykusu nihayet gösterimde. Reel görüntülerin içine yerleştirilmiş animasyon unsurlarla zenginleştirilmiş bu patchwork'ü andıran renkli masalı yaratıcısıyla konuştuk...

Prenses'in Uykusu, yönetmen Çağan Irmak'ın çektiği en iyimser film. Anlatmamı isteseniz, “Tuhaf bir karışım, tıpkı hayat gibi” diyebilirim. Komedinin doruk noktaya çıktığı anlarda bile kalbiniz sıkışıyor, gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Yüzü her daim gülen kütüphaneci Aziz başta olmak üzere kimseye benzemeyen, yolunu şaşırmış, hayattan ümidini kesmiş ama sonunda herkesten, her şeyden hatta ölümden bile güçlü olduğunu fark eden bir sürü acayip karakteri var. Bu gerçeğe benzeyen peri masalını eminim gidip seyredeceksiniz. Ama önce seyircinin en sevdiği yönetmenlerden Çağan Irmak'la yaptığımız söyleşiyi okuyun...

*** Animasyon olarak sekansların içine yerleştirilmiş hüthüt kuşlarına, havada dans eden dev ahtapotlara ve bilumum başka masal yaratığına rağmen sormak istiyorum; filmde anlatılanların ne kadarı masal, ne kadarı gerçek?
Hepsi gerçek. Hikâyeyi Aziz'in, yani filmin olup biten her şeyi masalların diliyle yorumlayan kahramanının gözünden izliyoruz. Onun dünyası da öyle bir dünya işte. Hiç kimsenin fark etmediği masal kuşlarını, perileri gören o. Dikkat ettiyseniz; gerçek dünya Aziz'in dünyasının yanında epeyce minör hatta sakil görünüyor. Tüm mekânlar o yaratıklarla büyüyüp renkleniyor, cafcaflı hale geliyor.

*** Masallarla sizin aranız nasıldır?
Babaannemin evinde büyüdüm. Ufacık, kerpiçten bir evdi. Babaannem masal anlatmaya başladığında, o ev devasa bir saraya dönüşürdü. Filmde yaratmak istediğim etki de buydu. O büyük masalı sakil gündelik hayatımızın içine yerleştirmek...

*** “Aziz neden hep gülüyor?” diye sorabilir miyim?
Sor tabii. Fakat sen neden hep somurtuyorsun?

*** Bugünlerde somurtuyorum, çünkü...
Hep bir sebep vardır somurtmak için, yoksa da bulunur. Cenaze evlerinde mesela herkes kederlidir, gözyaşı döker. Arada bir kadına rastlarsın. O da en az ötekiler kadar üzülüyordur, yine de gülümser... Aziz gibi. Gülümsemek Aziz'in kaderini değiştiren şey. Ümitsizliğe kapılmayı anlamsız bulan bir adamdan söz ediyoruz. Kederin gerekliliğine dair mantıklı bir açıklama bulsa, belki o da hepimiz gibi mutsuz olacak. Aziz'in neden hep gülümsediği ve “eli” anlaşılsın istiyorum. El birçok inanışa göre iletkendir; duyguyu, enerjiyi iletir, şifa verir. Aziz sürekli dokunuyor. Ağaçlara, havaya, camın arkasındaki çocuğa. Ve gülümsüyor.

*** Normalde filmlerde en çok kötü kadınlar ve kötü adamlar güler. Batman'in ebedi bir gülüşle cezalandırılmış olan düşmanı Joker de hainlikte sınır tanımaz mesela.
O yüzden birçok korku filminde palyaçolar şeytani figürler olarak gösterildi ya. Ne enteresan, değil mi? Belki zor durumlarda, karanlıkta gülümseyenlere alışkın olmadığımız içindir. Hepimiz Bezgin Bekir'leriz aslında. Ne gülüyoruz, ne mücadele ediyoruz, duruyoruz sadece...

*** Bir de Aziz üşenmiyor, korkmuyor, âşık olduğu kadının “Beni rahat bırak, sakın dokunma” uyarılarının hiçbirini kaale almıyor.
Aziz üç şekerli bir hayat arsızı. Onu tarif etmek için bulduğum laf bu. Nefes almanın ne olduğunu, hayatta olmanın ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu biliyor. İstediği şeye bekleyerek ulaşamayacağının farkında, öylece oturmaktansa, elinden geleni yapıyor. Kökleri yerin dibine kadar uzanıyormuş gibi geliyor bana, yere bastığında ayakları toprakla birlikte hareket ediyor. Israrcılığı, hayatı sevmesinden.

*** Duyguları harekete geçiren filmler yapıyorsunuz. Fakat bence göründüğünüz kadar iyi huylu biri değilsiniz. Ulak'ın finalinde çocuğun nefret ettiği babasının mezarına zafer duygusuyla işemesini göstermiştiniz. Burada da kötülüğe sebep aramıyor, kötülerin gözünün yaşına bakmıyorsunuz...
Steril olmaya inanmıyorum. Klişe deyişle; “düzeyli” filmler çekmeyi hiç istemiyorum. İçinde hayat olmayacaksa, niye film çekeyim ki? Hayatta sterillik diye bir şey yok, sinemada da olmasın. Fakat tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Issız Adam'a pornografik diyenler bile çıktı. Aşk filmi çekeceğim ama kadınla adamı hiç seviştirmeyeceğim, olabilir mi böyle bir şey? Toplum olarak gittikçe muhafazkârlaşırken bu ikiyüzlü ahlakçılığı erdem sayıyoruz. Herkes günahsızlık gösterileri yapıyor. Halbuki arazları olan varlıklarız. Filmlerde niçin başka türlü olalım?

*** Issız Adam için pornografik diye düşünmedim, az bile göstermiştiniz. Erkek karakterin internetten bulduğu çiftin evine gittiği sahneyi hatırlıyorum. Adam içeri girdi, kapı kapandı. Herhalde kek yiyip çay içmemişlerdir. Orada seyirciye “Dur, ancak bu kadarını izlemene izin var” demiştiniz sanki...
Bunu duymak güzel, o sahne çok konuşuldu ama böyle düşünen çıkmadı. Oradaki mizahı görmüşsün. Osmanlı dönemini düşün, ya da daha yakın zamanlarda yaşanan bazı olayları hatırla; hakikati dile getirenlerin vurdurulduğu bir kültürden geliyoruz biz. Mizah bizde o yüzden gelişmiştir. Ben de sertliği, şiddeti, altüst edici şeyleri hep biraz mizah katarak anlatmayı tercih ediyorum. Güç dengelerini gözeten, halka ve iktidara yalakalık yapan sanatçılardan uzak duruyorum, sevmiyorum onları. Bu açıdan da mizah dergilerini destekliyorum. Son birkaç yıldır muhalefet olabilen neredeyse tek onlar kaldı.

*** Masalları seven, en çok masal okuyan Aziz'i, bir sahnede Hakan Günday'ın Zargana adlı romanını okurken görüyoruz. Hakan'ın tüm kitapları gibi epey karanlık ve yer yer acımasız bir romandır o. Demek ki; masal okumak dünyanın gerçeklerinden bihaber olmak anlamına gelmiyor...
Gelmiyor tabii. Bu filmde sevdiğim insanlar olsun istedim. Hakan onlardan biri, genç kuşağın en iyi yazarlarından. Yönetmen arkadaşım Zeki Demirkubuz da Prensesin Uykusu'nda bu yüzden ismiyle ve resmiyle yer aldı.

*** Genco Erkal filmde, Yeşilçam'ın emektar yönetmenlerinden birini canlandırıyor. Sekizinci sınıf filmler çekmiş, ama “Kimin ne dediği umurumda değil, ben sevdiğim işi yaptım” diyen biri... “En kötü yönetmen” unvanlı Ed Wood'la diyelim ki Andrey Tarkovski'nin bir ortak noktası varsa eğer, doğru bildikleri yoldan şaşmamaları, sadece canlarının istediği filmleri çekmeleridir... Siz kendinizi yakın hissettiniz mi filmdeki yönetmene?
Oradaki yönetmen ben değilim, yine de benden bir parça taşıyor. Bir tarafım öyledir benim de. Öfkelendiğimde, “Dilediğinizi yazın, kıyasıya eleştirin, aldırmayıp burnumun dikine gideceğim, canımın istediği filmleri çekmeyi, size rağmen sürdüreceğim” diyen bir alt kimliğim var ya, işte o. Ama öyle biri var aslında, onu tanıdım ve çok sevdim. Birkaç yıl önce birlikte Ulak'ın fragmanını seyrediyorduk, “Çağan, at mı var bu filmde?” diye sordu, adeta sevinçle. Avantür çekmiş, Killink çekmiş, Batman çekmiş, en çok iş yapan filmleriyle bile ciddiye alınmamış pek. Ama öyle bir aşkla bağlı ki sinemaya, avantüre, atlara; umurunda değil kimin ne düşündüğü... “At mı var filmde?” diye sorarken, gözleri ışıl ışıldı. Çok müthiş, acayip bir şeydi. Koskoca bir hayatı ve sayısız düş kırıklığını geride bırakmıştı, yine de hâlâ aynı son sürat heyecanı duyabiliyordu.

GEÇMİŞ KURŞUN KALEMLE ÇİZİLMİŞTİR
*** Prensesin Uykusu'nun bir bölümü çizgi film. Ayrıca bildiğimiz dünyayı ziyaret eden masal mahlukları da farklı animasyon teknikleri kullanılarak yaratılmış. Ölüm bile bir karakter olarak çıkıyor karşımıza...

Animasyonlardan gurur duyuyorum. Şundan; başka hiçbir ülkenin animasyonlarına benzemiyorlar. Ne Japon mangalarına, ne İtalyan çizgi romanlarına... Yüzler, bedenler, karakterler tamamen bu coğrafyaya ait. İmaj Stüdyoları Animasyon Bölümü'ndeki bir grup müthiş yetenekli genç sanatçı yaptı onları.

*** Neydi onlardan istediğiniz?
Tecrübeli olduğum bir alan değil animasyon. O yüzden neyi, nasıl yapmaları gerektiği konusunda herhangi bir talebim olmadı. Sadece çocukluğuma dair bir nesneyi hatırlattım onlara, babaannemin evinde üzerinde nehirden su içen geyik resimleri dokunmuş halılar vardı, herhalde hepimizin hayatında bir yeri olmuştur o halıların. “Animasyonlarda bu havayı istiyorum” dedim. Ruhu olan, her seyredenin “Vay!” dediği işler çıktı ortaya.

*** Niçin Aziz'in geçmişini çizgi film olarak anlatmayı tercih ettiniz?
“Geçmiş kurşun kalemle çizilmiştir” diyor ya... Silgini unuttuğun için silemiyorsundur, yine de kurşun kalemle çizilmiştir, değişebilir. Yani yaşadıklarının senin üzerindeki etkisi değişebilir. Aziz'in geçmişi o yüzden çizgi film.

*** Nasıl bir tecrübeydi?
Yönetmen olarak bana yepyeni bir deneyim yaşattı o bölüm. Masa Başındaydım, ama her şeyi başkaları yapıyordu ve ben işe ne kadar hâkim olabileceğimi bilemiyordum... Nihayetinde var olmayan mekânlarda, var olmayan kişileri yönetmek alışkın olduğum bir şey değil, bu konuda acemiyim. Olmayan bir filmi yönetiyormuşum gibi hissettim.

FİLMLERİMİ SEVEN ELEŞTİRMENLER VAR NEYSE Kİ...
*** Eleştirmenlerle seyirciler sizin filmleriniz söz konusu olduğunda niçin bu kadar derin bir uçurumla ayrılıyor birbirinden?
Bu söylediğıiniz tam olarak doğru değil, seyircinin sevmediği filmlerim de oldu. Mustafa Hakkında Her Şey, Ulak, Karanlıktakiler... Daha kapalıydım o filmlerde. Gürültü koparan, çok ses getiren bir film çekmişsem eğer; bir sonrakinde içime dönüyorum. Doğal bir denge oluşuyor böylece. Filmlerimi seven eleştirmenler var, neyse ki. Ötekilere çok da aldırmıyorum. Önemsemediğim için değil; bir yerde sinema varsa, o sinemanın eleştirisi de yapılacaktır, doğrusu budur. Tam da bu yüzden en saldırgan yazıyı bile, hakaret içermediği sürece sindirebilirim. Öte yandan artık sinemayla, hele benim filmlerimle ilgili yazılanları eskisi kadar okumuyorum.

*** Niçin?
Sinema yazarlarının, bu sanatın vicdanı ve belgeleyicisi olmak gibi ağır bir sorumlulukları var, filmlerin yıllar sonra yeniden seyredilebiliyor olmasında, geleceğe kalabilmesinde payları büyük. Fakat bizdeki yazarların kaçı bir filmi seyrettikten sonra masaya yatırıp sağlam bir biçimde analiz ediyor, orası tartışılır. Bir yandan da şöyle düşünüyorum: Yaşadığımız dönemde birçok şey erozyona uğradı, değerinden kaybetti. Eski kafalı biri gibi mi konuşuyorum? Yine de gerçek bu. O zaman şunu da kabul etmek zorundayız: Her şeyin sürekli değerinden kaybettiği şu günlerde, sinema ve eleştirmenlik kurumu da değişiyor, bozuluyor.

*** Prensesin Uykusu'nu sevecek mi seyirci?
150 bin kere gördüm filmi montaj masasında, yine de temposunu ancak o karanlık salonda, seyirciyle birlikteyken anladım. Vodvil gibi, patchwork gibi, rengârenk, cıvıl cıvıl, dur durak bilmeyen bir film olmuş. Ben sevdim öyle oluşunu, seyircinin de seveceğini hissediyorum. Bir yönetmen filmi yapan, her anına karar veren kişidir, bir görüşü, bir iddiası vardır ama filmini kalabalık bir grupla beraber izlemeye başladığında, o görüş, o iddia gümbür gümbür çökebilir de... Ben filmlerimi salonda seyrederken, seyircinin oluşturduğu dev organizmanın bir parçası oluyorum. Bu seferkinde fark ettim ki, vintage bir arabaya binmişim, çok eski model... Ve onu son hızla sürüyorum, takılmadan, düşmeden, taşlara çarpmadan... Güzel bir his.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com