Hükümeti sayısız kez uyardık

Hükümeti sayısız kez uyardık
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Başbakan S&P'yi Marksist bir kuruluş olarak mı görüyor ya da bir dini anlayışın etkisinde olduğunu mu düşünüyor, doğrusu merak içindeyim" dedi.

Fransa ve Yunanistan’da sol partilerin seçimlerden galip çıkması Merkel’in yönlendirdiği kemer sıkma politikalarını tartışmaya açacak, belki de tersyüz edecek gibi. Bu durumda krizin tüm Avrupa’yı, bu arada bizi de etkilemesi söz konusu olabilir mi?

Fransa ve Yunanistan seçimlerinin sol partilerce kazanılması, bütün dünyayı saran yeni değişim dalgasının doğal sonucudur. Bütün dünyayı kuşatmakta olan yeni bir sol dalganın sadece başlangıcındayız. Dünyanın karşı karşıya olduğu bu büyük sorunun ekonomik krizle sınırlı olmadığı çok iyi anlaşılmalıdır. Dünya, bu ekonomik krizi de kucağında tutan, besleyen büyük bir sosyal krizle karşı karşıyadır. Yaşanan bu krizde ne sol siyasetçilerin ne de sosyal demokrat politikaların herhangi bir sorumluluğu ya da katkısı söz konusu olmamıştır. Sosyal demokrasi tam tersine bu küresel sosyo-ekonomik krizin çözüm yoludur. İşsizliğin ve gelir dağılımı adaletsizliğinin parametreleri arasında bulunmadığı bir kriz tanımının geçerliliğini kaybedeceği yeni bir döneme giriyoruz. Çünkü insanlığın dayanışmacı ruhu yeniden uyandırılmadan, insana itibarı iade edilmeden bu krizlerden çıkış mümkün değildir. Dünyayı krize sürükleyen ve bu kriz fotoğrafında yer alan bütün siyasi aktörlerin -ki buna Sayın Merkel de dahil- bu işten siyasi maliyet ödemeden kurtulmasını beklemek hayalcilik olur.

S&P kredi notumuzu pozitiften durağana geçirdi. Başbakan S&P’yi ideolojik davranmakla suçladı. Onlar da Başbakan’a yanıt verdi. Bu kuruluşların kararlarında ideolojik kriterler etkili olabilir mi?

Öncelikle Sayın Başbakan’ın ideolojik kelimesinden ne anladığını bilmiyoruz. Acaba Sayın Başbakan bu uluslararası kredi derecelendirme kuruluşunu, örneğin Marksist bir kuruluş olarak mı görüyor ya da bir dini anlayışın etkisinde olarak mı algılıyor? Doğrusu ben de merak içindeyim. Sayın Başbakan, S&P’nin hangi ideolojik gerekçelerle karar verdiğini düşünüyorsa bunu mutlaka kamuoyuna açıklamalıdır. Fakat her halükârda şunu söyleyebiliriz; bu kuruluşla sözleşmeyi imzalayan, parayı veren kurum Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hazinesidir. S&P, Tayyip Erdoğan hükümetinin parayla kiraladığı bir şirket. S&P ile ilişkileri keserek kendi beğendiği ve ideolojik bulmadığı bir derecelendirme kuruluşunu kurmak ve onun değerlendirmelerini referans almak Sayın Erdoğan’ın elindedir. Ayrıca, bu derecelendirme kuruluşunun Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana çevirirken dikkat çektiği cari açık ve dış borç sorunu uluslararası çevreler tarafından defalarca dile getirildi. Biz de CHP olarak hükümeti bu konuda sayısız kez uyardık. Sayın Erdoğan’ın ideolojik takıntıları bir yana bırakarak, daha açıkçası ekonomi yönetimindeki başarısızlığını kabullenerek, mevcut ekonomik verilerin ışığında önlem almasını bekliyorum.
 

Bundan önceki krizin merkez üssü ABD’ydi. Eli kulağında olan krizin merkez üssü Avrupa. Bu krizin şiddeti ve yayıldığı alan daha mı büyük olacak?

Küresel ölçekte bir kriz yaşıyoruz. Ancak bu kriz azgelişmişlerin, yoksulların ve açların neden olduğu bir kriz değildir. Bu kriz, aksine en zenginlerin uykusunu kaçıran, en zenginlerin merkezlerinde patlayan bir krizdir. Ellerinde bayraklarla meydanları dolduran, ortalığı kasıp kavuran dünyanın aç ve yoksulları değil; kişi başına milli geliri 30 bin, 35 bin dolar olan ülkelerin insanlarıdır. Bu durum kaygı vericidir. Çünkü bu kez dünyanın işi gerçekten zordur. Fakirlerin krizini çözmek kolaydır. Oysa sadece Yunanistan ekonomisini iflastan kurtarmak için gerekli olan paraya bir bakın. Bir de sırada bekleyen ülkeleri düşünün. Kabul etmemiz gerekir ki, dünyada bu açığı kapatacak, hele hele finans kapitalin kâr beklentilerini karşılayacak bir kaynak yoktur. Savaşlarla ve hatta doğrudan işgallerle dahi bu açığın kapatılması mümkün görülmemektedir.

 Bu kriz mevcut dinamiklerle aşılabilecek midir?Aşılamayacaksa ne yöne doğru bir evrilme söz konusu olacaktır? Bu süreç kime ne tür bedeller ödetecektir?

Bu sorular henüz cevapsızdır ve bu cevapsızlık hali zihni bir parçalanmayı da beraberinde getirmektedir. Eldeki veriler ne gerçekçi bir yön tayinine ne de sağlıklı bir gelecek tasarımına olanak vermektedir. Bu bir güven bunalımıdır. İnsanların, postmodern paradigmaya imanı henüz yıkılmış değilse de, insanlığın bu güven bunalımına uzun süre tahammül edemeyeceği açıktır. Yaşanan krizleri, ilgili ülkelerin kendilerine özgü koşulların sonucu olduğunu zannedenler yanılıyorlar. Bize göre dünya yeni bir yol ayrımındadır. Postmodern devir, sahip olduğumuz her şeyi tüketirken aslında kendi opsiyonlarını tüketmiştir. Temel sorun adaletsizliktir. Doğanın, insanın ve nihayet ulusların adaletsiz istismarı işi bu noktaya getirmiştir. İnsanlığın ürettiği bütün değerleri kâr maksimizasyonuna feda eden ve birlikte yaşamanın en ufak maliyetine bile iştirak etmeyen modern kapitalizm… Buna finans kapital demek daha doğrudur. İnsan dediğimiz değerin yıkıcı yanıyla yüzleşmek durumunda kalmıştır. Cennet masallarıyla avutularak borç batağına sürüklenmiş, özgüveni ve umutları elinden alınmış kitlelerden söz ediyoruz. “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” demiş atalar. Birinin yiyip birinin bakmasıyla kıyamet kopuyorsa; birinin yiyip milyonların bakmasıyla ne olur bir düşünün? Gelişmiş ülkeler için, uzaktaki yoksulların itirazlarını yönetmek sorun olmuyordu. Şimdi kendi halklarının itirazlarıyla, keskin muhalefetiyle yüzleşmek durumunda kaldılar.

Peki, bu noktaya nasıl gelindi?

Söylediklerimin daha iyi anlaşılması için şöyle bir simülasyon yapalım. Gelişmekte olan bir ülkeyi ele alalım. Bu ülkenin kredi notunun da uygun olduğunu varsayalım. Böyle bir ülke, yabancı yatırımcı aradığında sonuç ne olur? Dış kaynaklı borç aradığında sonuç ne olur? Size milyarlarca dolar borç veren çıkar ama ülkenizde yatırım yapacak birkaç yüz milyon dolarlık yabancı sermaye ya çıkar ya çıkmaz. Kimse yanlış anlamasın. Biz sermayeye karşı değiliz. Yabancı sermayeye de karşı değiliz. Ancak dışarıdan getirilen borç paraya “yabancı sermaye” denmesi kuyruklu bir yalandır. Bu tür para girişlerinin, ekonomik büyümenin kriterleri arasına sokuşturulması kuyruklu bir yalandır. Öyle olduğu içindir ki ekonomimiz sözüm ona büyüdükçe işsizlik de yoksulluk da büyür. Ekonominiz sözüm ona büyüdükçe cari açığınız da büyür, borç stokunuz da büyür. Bu bir tefeci düzenidir. Karşı karşıya olduğumuz şey, küresel çapta bir tefeciliktir. Böyle bir düzen, ulusal ekonomiler için sürdürülebilir olmadığı gibi, küresel ekonomi için de sürdürülebilir değildir. İnsanlar ülkeleri için, gelecekleri için her türlü özveriyi yapmıştır, yapabilir. Her kim, bugün sokağa dökülen insanların, fedakârlıktan kaçınmak için bunu yaptığını zannediyorsa yanılıyor. İnsanlar köleleşmeye itiraz ediyorlar. Finans sektörünün köleliğine itiraz ediyorlar. Sorun kaba bir ekonomik sömürüden ibaret olsaydı çözüm kolaydı. Takdir edersiniz ki her ekonomik model kendisini meşrulaştıracak değerler sistemini de üretir ve dayatır. Sistemden bir şekilde pay alanlar bu değerleri “nas”laştırırlar. Finans kapital, sadece klasik kapitalizmin acı tecrübelerle yoğurduğu ve yüzlerce yılda oluşturduğu değerleri deforme etmekle kalmamış, demokratik ve toplumsal değerlerin de içini boşaltmıştır. Yeterli birikimi ve sorun çözme yeteneği olmayan, popstar türü siyasetçilerin kahramanlaştığı; kitle iletişim tekelleri vasıtasıyla algı yönetiminin reel siyasetin önüne geçirildiği; böylece halkın seçme hakkının sadece bir fenomene indirgendiği; kendisini kredi kartlarıyla ve tüketim ilişkileriyle tanımlamayı reddeden bireyin marjinalleştirildiği; başta hukuk olmak üzere, bütün koruyucu mekanizmaların işbirlikçi tek adamlar eliyle işlevsiz bırakıldığı bir dönem yaşıyoruz.
 

Türkiye bu olgunun neresindedir?

Bu sorunun cevabını en iyi bilen, danışmanı aracılığıyla “Beni deliğe süpürmeyin, ben sizin daha çok işinize yararım” diyen kişidir. Bu söz ne sahibinin yüzünü kızartmış ne de kitlesel bir tepkiye neden olabilmişse oturup düşünmek gerekir. “Biz iyi durumdayız, bize bir şey olmaz” diyenler şunu bilmelidirler ki, birer ikişer kriz batağına sürüklenen ülkelerle aynı katara bağlıyız ve aynı rayda ilerliyoruz. Biz sadece rayın bittiğinin farkında değiliz. Kimse kendini kandırmasın. İhracat rakamları önünüze konduğu zaman, bir de dönün ithalat rakamlarına bakın. Büyüme endeksi önünüze konduğu zaman, bir de dönün borçlanma endeksine bakın, cari açığa bakın, Türkiye’nin borç stokuna bakın. Bunlara ulaşamıyorsanız, işsizler ordusuna bakın. Kendisini büyüme şampiyonu ilan eden bir ülke, nasıl olmuş da milyonlarca insanı sosyal yardımlara muhtaç hale getirmiş, onu sorgulayın. Halkın yarıya yakınının yoksulluk sınırı altında yaşadığı bir ülkede, hâlâ “büyüyoruz” deniyorsa, bunun nasıl bir büyüme olduğunu sorgulayın. Eskiden “kriz” dendiği zaman herkes faiz, döviz, borsa endekslerine bakardı. Günümüz krizinin bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bugün kriz dendiğinde; cari açığa bakacaksınız, borç stokuna bakacaksınız, işsizliğe bakacaksınız, açlık ve yoksulluk sınırının altındaki insan sayınıza bakacaksınız. Altımızdaki pimi çekilmiş bomba budur.
(SRK)

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com