Nerede o eski ramazanlar

Nerede o eski ramazanlar
Bir zamanlar ramazan geldi miydi 'En iyi ezanı hangisi okudu' tartışması yapardık. Burhan Çaçan, Alişan...

Bir zamanlar ramazan geldi miydi 'En iyi ezanı hangisi okudu' tartışması yapardık. Burhan Çaçan, Alişan, Bülent Ersoy ve İbrahim Tatlıses arasında gider gelirdik... Nerede o eski ramazanlar!

* Bir zamanlar magazin muhabirlerimiz Kâbe'ye giderler, gizli kamera çekimleri eşliğinde büyük bir gümbürtüyle Kâbe'den yayın yaparlardı. Nerede o eski ramazanlar!
* Bir zamanlar televizyonlardaki her magazin programının bir iftar daveti olurdu. Toplam bir saat süren davet, magazin programlarında en az beş saat gösterilirdi. Nerede o eski ramazanlar!
* Dindarlığını yıl boyu sürdürenler, sadece ramazan ayında dindarlaşanlar için 'Ramazan Müslümanları' derlerdi. Nerede o eski ramazanlar!
* Her ramazan geldiğinde Hüsrev Hatemi Hoca mutlaka programlara konuk edilir ve Hoca'nın kendisini 'güllaç' gibi hissetmesine yol açılırdı. Nerede o eski ramazanlar!
* Bir ay boyunca oruca yüz vermemişlerin bayram gelince gösterdikleri müthiş atak, bir ay boyunca oruç tutanlar tarafından “Orucu biz tuttuk, bayramı bunlar yapıyor” diye yorumlanırdı. Nerede o eski ramazanlar!
* Birçok kez hacca gidene, “Bu kadar hacca gideceğine fakirlere yardım et” denir, buna mukabil “Sen Avrupa'ya tatile giderken biz sana bir şey diyor muyuz” diye yanıt verilirdi. Nerede o eski Ramazanlar!
 
Tepkisel cehalet
 

* Kürt sorunu hakkında iki satır yazı okumamış.
* Bu zamana kadar kaç Kürt isyanı çıkmış, haberi bile yok.
* 'PKK'yı ortaya çıkaran koşullar' konusunda iki dakika kafa yormamış.
* 30 yıllık PKK mücadelesinde neden başarı kazanılamadı sorusuna verebildiği bir yanıt yok.
* “Barış” denilince aklına sadece “Terörist ağzı” lafı gelir.
* “Şiddet dursun” denilince ağzından sadece 'Vatan haini' sıfatı çıkar.
* “Aynı yöntemlerle aynı sonuç alınır” denilince iki dakika dahi olsun düşünmez.
 
*
 
Ama sıra lafa gelince laf bol tabii...
“Vuralım” diyor başka bir şey demiyor.
“Temizleyelim” diyor başka bir şey demiyor.
Evladını toprağa vermiş şehit babası bile, “Bu işi ölümler değil ancak siyaset çözer” diye haykırma sağduyusu gösterirken...
Bizim 'tepkisel cahilimiz', cehaletinden aldığı müthiş cesaretle “Öldürelim” diyor, başka da bir şey demiyor.
 
***
 
'Tepkisel cahil' bağırıyor, çağırıyor.
'Tepkisel cahil', sürekli sağa sola 'duyarlılık dersleri' vermeye kalkışıyor.
'Tepkisel cahil' ne kadar “Vuralım / kıralım” denilirse, o kadar 'vatansever' olunacağını düşünüyor.
Oysa acı ve yalın gerçek şudur:
Vatanseverliğin ölçüsü “Vuralım / kıralım” demekten geçmez, “Sorunun köklü çözümü nerede” sorusuna yanıt aramaktan geçer.
 
Belki de tipindir
 
Bir kadının bir erkek için ya da bir erkeğin bir kadın için “Tipim değil” dediğini işitince fena oluyorum. Hiç anlamıyorum bu 'tipim değil' yaklaşımını.
Her insan ayrı bir muamma değil midir?
O muammayı tipe indirgemek de neyin nesi?
Hadi diyelim ki 'tip' önemli...
Ama o zaman görünüş olarak tutmadığın şahsın, başka bir hususiyetiyle seni yerden göğe yükseltmesi durumunu ne yapacaksın? Ya da...
Görünüş olarak pek tuttuğun bir şahsın, başka hususiyetleriyle seni yerden yere çarpması durumunu ne yapacaksın.
Sonuç?
“Tipim değil” deyip geçmemek gerekir.
 
Sıkılmaya zirve yaptıran alanlar
* Koşu bandı...
* Herkesin elindeki telefonla oynamaya başladığı ortamlar...
*Kitapsız, gazetesiz, dergisiz, cep telefonsuz yakalanılan zorunlu bekleme yerleri...
* Birinin hiç bitmeyen anılar anlattığı dost halkaları...
*Reha Muhtar'ın uzun, çok uzun yazılarının daha ilk satırında...
* TRT dizileri...
**Sağlık programları...
* Ekranda dünyanın en klişe cümlelerini, bu zamana kadar hiç söylenmemiş cümleler gibi söyleyen birini dinlerken...
* Yapılan şakaları açıklama gereğini doğuran ortamlar...
 

Alışmak üzerine
 
Nedim Şener hâlâ hapiste...
Oysa ilk başta nasıl da yadırgamıştık. Nasıl da İstiklal'e falan atmıştık kendimizi... Nasıl da “Nedim'i tutuklamışlar mı? Yok artık daha neler!” diye tepki vermiştik... Yürüyüşler düzenlemiştik...
 
*
 
Ahmet Şık hâlâ hapiste...
Oysa ilk başta nasıl da yadırgamıştık. “Basılmamış kitaptan tutuklama” diye tutturmuştuk... Kimselere söyleyecek laf bırakmamıştık... Konuyu hep diri, hep canlı tutmak için can atmıştık... “Ahmet çıkacak” diye bağırmıştık.
 
***
 
Soner Yalçın hâlâ hapiste...
Hepimiz olmasa da bazılarımız ilk başta nasıl da yadırgamıştık. “Hak etti canım hak etti” diyenlere karşı nasıl da cevaplar yetiştiriyorduk. Tutuklanmasıyla zerre kadar ilgisi olmayan konuları önümüze getirenlere karşı nasıl da mücadele ediyorduk.
 
***
 
Ama alıştık.
Nedim Şener'le ilgili haberler artık tek sütuna bile yerleşemiyor. Ahmet Şık'ın tahliye taleplerinin reddedilmesine artık sadece eşi tepki veriyor. Soner Yalçın'dan söz eden bile yok.
İşin daha doğrusu, 'hapisteki gazeteciler' olgusu unutuldu gitti.
Elimizde kala kala bir tek 'Mahkeme Başkanı'nın artık geleneksel hale getirdiği vicdani şerhler kaldı, onunla avunuyoruz.
 
***
Benim açımdan...
Nedim'in, Ahmet'in, Soner'in hâlâ 'içeride' olmasından çok daha vahim olan durum, işte bu kesif alışma tablosudur.
Alıştırdılar ya...
Alıştırıyorlar ya...
Alışıyoruz ya...
İşte bu yüzden kaybediyoruz ve kaybedeceğiz.
 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com