Şiddet olayları ve yayın yasağı!

Şiddet olayları ve yayın yasağı!
Hangi durumlarda ve hangi gerekçelerle yayın yasağı uygulamasına gidilebilir?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesine göre; ‘bilgi edinme’ hakkı bir insanlık hakkıdır. Dolayısıyla 11 Mayıs 2013 tarihinde Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde 51 kişinin ölümüne neden olan patlamayla ilgili olarak Reyhanlı Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen yayın yasağı, iletişim bilimciler ve bazı hukukçular tarafından ‘sansür’ olarak nitelendirildi.

Yasak sonrası sosyal medyada olayla ilgili hızla yayılan bilgiler ve iddialar ise kamuoyunda ciddi bir bilgi kirliliğine ve kafa karışıklığına yol açtı.

Çarpıtılmış bilgiler

Geçtiğimiz hafta TRT ve Anadolu Ajansı dışında medyaya uygulanan yayın yasağı kararına yapılan itirazı değerlendiren Hatay 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi yasak kararını kaldırdı. Ancak “Sözkonusu yasaklar sosyal medyada yalan ve çarpıtılmış bilgilere mi yol açıyor? Hangi durumlarda ve hangi gerekçelerle yayın yasağı uygulamasına gidilebilir? Ya da gidilmeli midir? Medyanın kendi öz denetimini yapması gereken durumlara müdahale edilmesi doğru mu?” gibi soruları da beraberinde getirdi. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu gazetecilerin her şeyden önce, öncelikle kamuya karşı olan sorumluluklarını hatırlatarak şöyle diyor:

Medyanın öz denetimi

“Reyhanlı’daki patlamayla ilgili Hüseyin Çelik kamuoyuna yaptığı yayın yasağı açıklamasında “Gazetecilerin haber atlatmak kaygısıyla sokaktaki insanların söylediklerini ya da birbirlerinden duyduklarını haber yaptıkları için bu önlemi aldık” diyor. Aynı açıklamada Çelik, geçmişte medyada yer alan kan/beden parçaları gibi görüntüleri de sebep göstererek yakınları zarar görenler için bu önlemi aldıklarını söylüyor.  Ancak bu açıklama medyadaki etik soruna ilişkindir. Bu da medyanın kendi öz denetimiyle sağlanabilir, yayın yasağıyla değil. Devleti hükümetin basın etiğini denetleme gibi bir görevi yoktur ve olamaz da. ABD’de son yaşanan Boston maratonunu ve 11 Eylül saldırılarını hatırlayalım. Olay olduktan hemen sonra tüm kanallardan canlı yayın yapıldı, herhangi bir yayın yasağına gidilmedi. Ama kanallar ceset, kan göstermediler ancak bu yasakla değil kendi öz-denetimleri ve sorumlu gazetecilik anlayışlarıyla oldu.

Bu otosansüre götürür
Yayın yasağının bir de caydırıcı bir tarafı var, gazetecilere bu konuda haber yapmamaları gerektiği konusunda açık bir mesaj verilmiş oluyor, bu da bazı “uslu ve itaatkar gazetecileri” kolaylıkla gönüllü bir biçimde otosansüre götürebiliyor. Reyhanlı saldırısında ölü sayısının gizlendiği, kayıp insanların olduğu, MOBESE kameraları hakkındaki spekülasyonlar, sınır kontrollerindeki istihbarat zaafiyeti, Reyhanlı halkı ve Suriyeli mülteciler arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlar, Reyhanlıların Suriyelileri öldürdükleri gibi birçok iddia yanıtsız kaldı. Halbukiyukarıdaki her bir iddianın haber değeri var ve bu soruların yanıtlanması da kamu yararına hizmet eder. Özetle bu yayın yasağıyla hem kamunun bilgi edinme hakkı hem de gazetecinin haber verme hakkı ve yükümlülüğü devlet eliyle ihlal edilmiş oldu.

Haberin insani boyutu

Diğer yandan işin bir de insani boyutu var. Reyhanlı saldırısına yayın yasağı koymak suretiyle oradaki halkı korumuş olmuyorsunuz aksine onlarda oluşan olgu sosyal medyadan gördüğümüz üzere ‘Benim acımı paylaşmayan bir devlet var’ şeklinde oluyor. Hatay Reyhanlı’da meydana gelen patlama sonrası bakanların Antakya Devlet Hastanesi’nde yaralı vatandaşları ziyaretlerini, yalnızca Anadolu Ajansı (AA) ve TRT’nin haber yapmasına izin verilmesi de açık bir ayrımcılıkörneği. Sırf devlet kanalıyla halkın bilgilendirilmesi de ‘Demek ki iktidar kamuoyundan bir şeyler saklıyor onun için yalnızca kendi kanallarına izin veriyor’ türden iddialar yayan fısıltı gazetesinin devreye girmesine olanak tanımış oldu.” (AAK)

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com