Vicdani retçi Erdal Ergüler, Deniz Uğur'a konuştu!

Vicdani retçi Erdal Ergüler, Deniz Uğur'a konuştu!
Pek yakında bir romanı çıkacak ve film projesi de olan Türkiye'nin ilk vicdani retçilerinden yazar Erdal Ergüler'le oyuncu Deniz Uğur farklı bir röportaj yaptı.

O, sadık okurları olan, sizin de kesinlikle takip etmek isteyeceğiniz bir yazar. Erdal Ergüler’in yazılarını okumak herkese başka bir şey hissettirebilir… Benim içimi ferahlatıyor. Ortak düşüncelere sahipseniz, yazılarını okurken sizi doyuracak kadar keskin bir üslup kullandığı için sanırım. Ülkemin onun gibi, düşünebilen, analiz edip yorumlayabilen ve yazabilen daha fazla “akil” insana ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için onunla röportaj yapmak istedim ve beni kırmadı. Sinema, kitap ve internet projelerinden bahsetti, gündemdeki konular hakkında dikkat çekici yorumlar yaptı. Keyifli okumalar…

Kaç yaşından beri yazıyorsunuz ve yazmak sizin için ne anlama geliyor? Bir misyon mu, terapi mi, diğer insanlara kendini ifade etme arzusu mu?

Kendimi bildim bileli günlük, hikaye tarzı yazıyorum. İlkokuldaki kompozisyonlarda kendimi ifade etme konusunda bir haz yaşıyordum. O zamanlar kompozisyonlarımın sınıf sınıf gezdirilerek okutulması bu yönümü daha da ateşledi sanırım. Her ne kadar klasik eğitim müfredatından rahatsızlık duysam da bu çizginin dışına çıkan, mesleğine saygı duyduğum çok öğretmen var, bunlardan biri benim dönemimde sürülmüştü, hayatımın en nefret ettiğim dönemleri bugün en çok sevdiğim şeylerden birinin temellerini attı. Tabii hayatınızın ilerleyen evrelerinde yazdıklarınıza kişiliğiniz ekleniyor, oturmuş fikirleriniz ekleniyor, o zaman işin boyutu değişiyor. Yazmayı tek bir nedene sığdıramıyorum. En basitinden kız arkadaşım için yazdığım “senden arta kalan zamanlarda” denemesi bir patlamaydı benim için. Yoğun bir ruh halini dışavurmuş, rahatlamıştım. Diğer yandan bilinçli olarak yaratılan yoğun bir bilgi kirliliği var, medyanın yarattığı bir dezenformasyon var, dışarıda başka bir hayat akıyor, TV’lerde, gazetelerde o akan hayatın çok ötesinde bir tablo çiziliyor, bunun farkına vardığınızda, gördüğünüz gerçek tabloyu aktarma ihtiyacı duyuyorsunuz, elinizde tutmaktan, karalamaktan keyif duyduğunuz şey bir misyona dönüşüyor. Mesela bir gün Facebook hesabınıza giriyorsunuz; Che’nin çantasından Nutuk çıktığı yazıyor, milyonlarca insan bunu paylaşıyor, buradan sonuçlar çıkarıyor hopp Che Türk ulusalcısı ya da onlara hayranlık duyan bir insan haline geliyor. Gazeteyi açıyorsunuz “Marx Müslüman olarak öldü” yazıyor, birileri kendilerine ayrılan yüksek bütçelerle okul önlerinde “Evrim Aldatmacası” diye kitap dağıtıyor. Ve bunun sonu gelmiyor. En komiklerinden bir tanesi de basının bir ara pompaladığı satanizm haberleriydi. 1-2 tane psikopat çıkıp kedi kesiyor, basın günlerce Satanizm ve kedi kesmelerinden söz ediyor. Satanizm’i inceliyorsunuz; ne kurban var, ne kedi. Ama toplumun gözünde siyah giyen herkes satanist ve satanistler kedi katili haline geliyor ve bu komedi rock barlara düzenlenen polis operasyonu olarak sürüyor. Trajikomik! Sonra her şeyi sağdan soldan duyan, her şeyi sadece ismen bilen toplumun üzerine bu izmlerden gidiliyor, bunu da siyasi bir akımla birleştirdiniz mi, din elden gidiyordan da dem vurdunuz mu, toplumu kolayca yönetip istediğiniz yere çekiyorsunuz. Bir ara Van Gölü Canavarı vardı mesela (heheheh), o konuyu nereye bağlayacaklarını çok merak etmiştim.

Yazılarınızın konusunu neye göre seçiyorsunuz? Hissettiğiniz hangi duyguyla yazma ihtiyacı doğuyor?

Siyaset, her ne kadar meclis konuşmaları, bürokrasi, protokol gibi soğuk bir yüze sahip şekilde sunulsa da bunlar dışında her şeyde var. Askeri darbeler sonrası gençleri siyasetten uzaklaştırmak, soğutmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. “Ben düşünen değil yaşayan gençlik istiyorum” söylemi tarihe geçmiştir. Yani her şeyde siyaset var. Giydiğimiz kıyafetten, yediğimiz yemeğe kadar. Hal böyle olunca yazdıklarım genelde siyasi oldu, aşkla ilgili bir şey yazmaya kalktığımda içine Osmanlı Dönemi eleştirisi serpiştirdiğim de olmuş, sonra dönüp güldüm kendime. Gerçeklik bu çünkü.

Kendinizi ne tür bir yazar olarak görüyorsunuz? Yazılarınızı “yeraltı edebiyatı” olarak tanımlar mısınız?

Aslına bakarsanız bugüne kadar kendimle ilgili tanımlamalardan hep kaçındım. Etiketler, unvanlar kadar sınırlandırmalar da bana hep itici gelmiştir. Bir seçim afişi hazırlıyorlar Dr. bilmem kim, Av. bilmem ne. Adamın kendisi yok, bir fikri de yok, ortada bir unvan dolaşıyor. Onun üzerinden oy istiyor. Yazdıklarımı “yeraltı edebiyatı” olarak yorumluyorlar.

Okumayı sevdiğiniz yazarlar kim?

Genelde teorik yazıları tercih ederim. İlk önce Marx ve Engels gelir. Seçimim bu yönde olunca Sabahattin Ali yazıları ile çok geç tanıştım ve kendime en yakın bulduğum yazarlardan biri oldu.

“Fanus” adlı romanınız ne zaman ve hangi yayınevinden piyasaya çıkıyor? Romanda Türkiye’deki politik atmosferi bireyler üzerinden mi anlatıyorsunuz? Okurlardan nasıl tepkiler bekliyorsunuz?

Ay olarak netleşmemesine rağmen bu yıl ve büyük olasılık Sobil’den çıkacak. Evet. İşleyen sistem onun yarattığı meslek dalları, kişilikler, onların yaşam biçimleri, o sağlıksız, anormal tablonun doğallaşması, mekanikleşmesi, güncel yaşamda karşılaştığımız örnekler ve kişiler üzerinden işliyor. Bir kalpazan düşünün. İnsanların sabah akşam ter içinde kalıp ürettiği, geçimini sağladığı, çocuklarını okuttuğu, faturalarını ödediği ve çoğu kez malum yetiştiremediği şeyi bir düğmeye basarak üretiyor ve istediği kadarını üretiyor. Bu sistemde bir çok şey de o kağıt parçası üzerinden şekillenince o kalpazan başarılı, saygıdeğer, varlıklı kısacası bu sistemin “iyi” diye gördüğü her şeye sahip oluyor. Bu sistemin iyi, doğru, güzele dair ya da suç ve cezaya dair yarattığı ironiyi benzer örnekler üzerinden işliyor. Yazdıklarıma nasıl tepki verecekler bilmiyorum ama ben okuyuculara reset atmaya hazırlanıyorum, kafalarındaki kendilerine ait olmayan o filtreyi, süzgeci kaldırmayı hedefliyorum.

“İnsanın kendi iradesinden daha üst bir irade yoktur”

Geçtiğimiz yıl yazdığınız bir yazıyla askerlik hizmetini yapmayı reddettiğinizi ilan etmiştiniz. Vicdani ret kararınızı onurlu bir tercih olarak yorumlayanlar olduğu gibi eleştirenler de olmuştu. Bunlar yaşanırken ne hissettiniz? Sizi evden alıp zorla askere götürmeleri ihtimali aklınıza geldi mi?

Her zaman derim; insanın kendi iradesinden daha üst bir irade yoktur. Ben ortaya bir irade koydum ve sonuçlarının ne olacağını, olayların ne şekilde gelişeceğini hiç düşünmedim. Çünkü bu benim duruşum, kişiliğim. İnsanlar doğru buldukları şeyler için ölümü de göze almalılar, yoksa yaşamış sayılmazlar, yaşadıkları hayat kendilerine ait olmaz, üzerlerinde eğreti durur. Bu hayat benimse, kararları da bana aittir. Üstelik bugüne dek bu ülkede ortaya irade konulmadan alınmış tek bir hak bulamazsınız, her şey için çabalamak ve savaşmak zorundasınız. Eleştirilerden biri çok güldüğüm “bizim namusumuzu kim koruyacak o zaman?” oldu. Yahu madem bu görev namus korumak için veriliyor, Irak’ta ne işiniz vardı, Suriye’de ne işiniz var? ABD, askerlerine burada genelev açtığında onları denize TSK dökmedi, devrimciler döktü, devrimcilere de asker-polis işbirliğiyle saldırıldı. Savunulan ABD’nin namusu ise eyvallah. O da benim işim değil. Diğerleri de genelde devlet aygıtına bakış ile ilgili eleştirilerdi, herkes aynı gerekçeleri taşımak zorunda değil. Bu yola dini inancı nedeniyle başvuran da var, silah sevmediği için başvuran da var.

Kendinizi, duruşunuzu politik açıdan nasıl tanımlarsınız?

Sosyalistim. İnsanların sınırsız, sınıfsız bir toplumda, eşit yaşadığı bir dünya düşlüyorum.

Yaşadığımız ülkenin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? “Çözüm süreci” ve “akil insanlar” hakkında ne düşünüyorsunuz?

ABD’ye göbekten bağlı, onun komutu dışında adım atamayan bağımlı bir ülkeyiz. Hal böyle olunca çözüm sürecine de ABD parmağı giriyor. BOP kapsamında Kürdistan’ı bir mevzi haline getirmeye çalışıyorlar. Bundan sonrasını Kürt hareketinin aldığı tutum belirleyecek. Akil insan diye sunulanlar da ABD’nin AKP’nin sözcüleridir.

Hayvansever biri olduğunuz biliniyor. Doğayı ve hayatı algılayış biçiminizi anlatır mısınız?

Evet evimde 3 tane kediyle yaşıyorum, bakıyorum ya da sahibiyim sözleri dahi bana itici gelir. Ben hepsini bir birey olarak görüyorum. Bizden daha az düşünen, dili farklı olan canlılar. Bunun dışında sokakta bulduğum çok sayıda yaralı hayvan girip çıkmıştır evime, çok sayıda da ölmüştür maalesef. Onların yaşam alanlarını yok ettik bu nedenle onlara evimizin kapılarını açmak hepimizin görevi. Ama hazırlanan yasalara bakıyorsunuz; toplu halde bir adaya atılıp ölüme terk etmek, uzak ormanlara kör hayvanları bırakmak, sonra tabii emperyalist-kapitalist şirketlerin denekleri haline gelmeleri, kürkleri için derilerinin yüzülmesi. En basitinden Adidas firması her yıl milyonlarca kanguruyu bir krampon için katlediyor ve buna kimsenin sesi çıkmıyor ama birileri öfklenip bu kurumlara saldırınca bütün güvenlik görevlileri alarma geçiyor, basın bunları saldırgan diye lanse etmekten geri kalmıyor. Bu vahşeti anlatsalar ya? Ne hayvanların ne de doğanın bizim için olduğunu düşünmüyorum aksine hepimiz bir bütünüz. Hayvanların varlığı insanlara hizmet etmeleri için değil, bir bütün olarak eko sistemin denge unsuru.

Canlıların yaşam hakkını mı daha üstün görürsünüz yoksa bir fikir ya da inanışın peşinden gitmeyi mi? “Kutsallık” kavramı sizin için ne ifade ediyor?

O fikrin içerisinde yaşam hakkının üstünlüğü de olunca zaten bir sonuca varıyorsunuz. Kutsallık kavramı bilinçaltıma olumsuz şekilde kazınmış, hani laf söylesen seni linç etmeye hazır bekleyenler, onların değer yargıları. Yakın bir tarihten örnek verirsek Hrant Dink cinayeti de o kutsal görülen yargılardan gelişti, oradan körüklendi, o yargılar üzerinden hedef gösterildi. Ya da bir Sivas olayı. Benim kutsal gördüğüm şeyler yok mu? Elbette var. Ama sözcüğün bilinçaltıma yerleşme şekli olumsuz anlamda olmuş.

“Uzak Yakın Mecmua” projesi nedir, işin içinde kimler olacak ve internette ne zaman hayata geçiyor?

İçinde sürpriz yazarların olduğu yeni bir platform diyeyim de sürpriz olsun (Gülücük). Mayıs gibi başlamayı planlıyoruz.

Yakında çekilmesi planlanan bir de sinema filmi projeniz var. Bundan biraz bahseder misiniz? Adı ne? Kimler oynayacak? Nerede çekilecek? Filmin cümlesi nedir?

Veba Filmi. Senaryosu bana ait, çekimini Eylül Doğuş Özbek üstlendi. Şu an oyunculardan netleşen Seda Suna Uçakan var. Diğerleri de tiyatro kökenli isimlerden tercih edilecek. Şu an bütçe aşamasında. Şişli ağırlıklı geçecek. Levent tarafında ZTV stüdyosunu da kullanmayı planlıyoruz. Filmin cümlesi:

“Sorun, yaşam tarzı haline gelince sorun olmaktan çıkar”. (AAK)

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Çok Okunanlar
    Sansürsüz Haber, Akis Medya kuruluşudur
    Copyright © 2011 http://www.sansursuzhaber.com/
    E-Posta: info@sansursuzhaber.com